Kitap dün bitti… ama içimde bir şeyler hâlâ o koridorda yürümeye devam ediyor.
Filmini yıllar önce izlemiş olmama rağmen, sonunu bildiğim halde bu defa çok daha fazla yaktı içimi. Son sayfaları boğazım düğümlü, gözlerimden yaşlar aka aka okudum O duygu kitapta bambaşka, çok daha ağır, çok daha derin.
Yeşil Yol, çoğu kişi için çok bilinen bir filmden ibaret olabilir ama kitap… kitap bambaşka bir yüzünü gösteriyor. Cold Mountain Hapishanesinin o dar, sessiz, kaçınılmaz sona çıkan koridoru, mahkûmlardan çok, orada çalışanların vicdanını sınayan bir yer aslında. Paul Edgecombe’un gözünden anlatılan hikâye, ‘adalet’ denilen şeyin ne kadar kırılgan olduğunu her adımda hatırlatıyor.
Ayrıca film uyarlamasında oyuncu seçimleri o kadar yerinde ki, kitabı okurken karakterlerin yüzleri sahnelerle yeniden birleşti. Sanki Stephen King’in sayfalarından çıkıp gelmiş gibiydiler.
John Coffey’nin hapishaneye gelişiyle birlikte, Yeşil Yol’un karanlığına bir ışık düşüyor. Dev bir bedenin içine saklanmış çocuk kalbi, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği bir iyilik taşıyor. Onun varlığı, hem Paul’ün hem de diğer gardiyanların vicdanına sessizce sızıyor. Canım Coffey
Bu kitap, karanlığın ortasında bile bir insanın ışığa dönüşebileceğini hatırlatıyor. Ama aynı zamanda, o ışığın insanlar tarafından nasıl kolayca söndürülebileceğini de yüzümüze çarpıyor.
Ve okudukça insan şunu düşünüyor, hikâyede asıl yargılanan mahkûmlar değil, insanlığımızın kendisi.
Hikâye akıp giderken filmde izlediğim sahneler gözümde canlandı, ama kitap o anlara öyle bir derinlik kattı ki; Stephen King yıllardır korku romanlarıyla anılsa da Yeşil Yol, insanın içini sızlatan, vicdanı yerinden oynatan bambaşka bir eser.