Kitaba başladığım andan bitirdiğim ana kadar geçen her sayfada “açlık” hissini iliklerime kadar hissettim.
Kitap; çalmadan, çırpmadan, hileye başvurmadan onurlu yaşamaya çalışan, yazdıklarıyla kendini göstermeye çalışan bir genci anlatıyor. Bu gencin adeta damarlarında, zihin dünyasında ve bir türlü doyuramadığı midesinde hissediyorsunuz kitabı okurken. Gazetelere, dergilere yazı yazmaya ve eğer yazıları kabul edilirse karnını doyuracak harçlığı elde etmeye çalışan bir genç bu. Yaşadığı açlık, yaşadığı yoksulluk öylesine çarpıcı ki giyecek başka hiçbir kıyafeti yok, para karşılığı rehinciye bırakabileceği hiçbir değerli eşyası yok, kalacağı hiçbir yeri yok. Hem hiçbir yere ait değil, hem de her yer onun. Eski püskü bir yeşil battaniyesi ve rehinci tarafından kabul edilir de bir kaç kuruş kazanır mıyım diye düşündüğü ceketinin düğmeleri, açlığını gidermek için bulduğu geçici çözümler ve tek sahip oldukları. Bunun yanında kendisine yardım edebilecek kişilerle karşılaştığında, yardım teklifleri geldiğinde dahi kendine dilenci dedirmemek adına ihtiyacı yokmuş gibi davranabilecek kadar gururlu bir genç bu. Aynı zamanda içinde bulunduğu acıklı duruma karşı hem paylaşmaktan geri durmayan hem de ara sıra aklından kötü düşünceler geçse de ruhunu satmayan biri. Tüm sıkıntılarını talihin kötü bir şakası sayan ve yalnızca Allah’ın bu sıkıntısını neden görmediği ile yakınan. Kendi hayatına dair istedikleri ve beklentileri az, karşılaştığı açlık karşısında verdiği tepkiler ise bu durumdaki birinden beklenmeyecek ölçüde naif. Kitap boyunca, “hadi şimdi işler yolunda gitsin de bu açlığı son bulsun” diye diye sayfaları çevireceğinizden eminim. Ama maalesef dünya üzerindeki bu düzen devam ettikçe, dürüst ve ahlaklı bir şekilde hayatına devam etmeye çalışan bir sürü insanın açlık