Hamnet hakkında şöyle net konuşalım: Bu kitap biraz “iyi yazılmış ama içi doldurulamamış” bir proje gibi.”Bence”
Maggie O’Farrell gerçekten çok iyi yazıyor, buna laf yok. Atmosfer kuruyor, cümleler akıyor, 16. yüzyıl İngiltere’sini gözünün önüne getiriyor. Ama bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Hikâye ilerlemiyor, sadece dolanıyor.
Kitap sözde William Shakespeare’in oğlunun ölümü etrafında dönüyor ama o ölüm bile tam anlamıyla “vurucu” gelmiyor. Çünkü ortada doğru düzgün kurulan bir bağ yok. Çocuk var ama karakter yok. Yas var ama içini delen bir kayıp hissi yok.
Benim asıl kırıldığım nokta Agnes oldu. Başta gerçekten çok iyi giriyor: doğayla iç içe, sezgisel, güçlü, biraz gizemli… “Tamam” diyorsun, “hikâyeyi bu kadın sırtlayacak.” Ama sonra ne oluyor? Kadın resmen siliniyor. O baştaki karakter gidiyor, yerine sadece yas tutan bir figür kalıyor. Yani karakter gelişmiyor, aksine daralıyor.
Zaten kitapta genel bir “potansiyel var ama kullanılmamış” hissi hakim. Özellikle de Shakespeare meselesinde. Adamın yaşadığı acı, onun üretimine nasıl dönüşüyor gibi çok güçlü bir yerden yakalanmış konu var ama sanki bu acı derinleştirilmek yerine biraz “kullanılmış” gibi duruyor. Yani gerçekten kazınmamış, yüzeyde bırakılmış.
Şöyle de net söyleyeyim: Ben bu kitaptan “hadi biraz daha acı çekelim, gözyaşına boğulalım” beklentisiyle girmedim. Tam tersine, daha sahici, daha içe işleyen bir şey bekliyordum. Ama olan şu: ne gerçekten sarsıyor, ne de tamamen yüzeyde kalıyor. Arada bir yerde takılıp kalıyor.
Bir de tempo meselesi var… Gerçekten çok yavaş. Hikâye ilerleyecek gibi oluyor, sonra hop betimleme. Elma, kumaş, rüzgar… Tamam anladık, güzel yazıyorsun da bir şey olsun artık. Kitap boyunca sürekli bir “az sonra başlıyor” hissi var ama o “az sonra” hiç gelmiyor.
Final