Aşk her şeyden evvel hissi bir alışkanlıktır. Gözlerimiz belli bir güzelin yüzüne alışır ; muhayellemiz belli bir hava içinde sarılı kalır ; kalbimiz yalnız bir sesin, bir ismin tiryakisi olur ve işte, bunu degiştirmek zorunluğu başgösterince insan kendisini çırılçıplak soyulup evinden sokağa atılmış kimsesiz, avare yaşamaya mahkûm olmuş hisseder. Kendi kendine: "Ben şimdi nereye gitsem, ne yapsam?" diye söylenir. Artık alemdeki bütün vazifeleri ona sona ermiş gibi gelir. Bütün organizmasında, tıpkı sıcak bir memleket mahsulü olan bir ağacın soğuk bir iklime getirildiği vakit gösterdiği hazin can çekişme manzarasına benzeyen bir hal gelip çatar.
O halde bilseniz hayatta ne büyük bir zevkten mahrumsunuz! Ağlamak, ağlamak bu tatlı bir şey... Bu, yağmurun bir yaz günü kuru ve kızgın toprak üzerine yağışı gibi bir şey...
Nadir titremişti. Hayatın ölüme geçen bu esrarlı hududunda, can çekişen bir insanın son arzusunu, en samimi, en doğru vasiyetini anlatmak için ne derin bir azaba katlandığını görüyor, fâniliğin dehşetli ıstırabını duyuyordu.