İyi mi kötü mü diye çok git gel yaşadım kitap boyunca, net bir kanaat bildirmek yerine eksilerini ve artılarını yazacağım.
Bir kere daha kitabın başında yazar taşları anlatıcı yaparak gerçekliği kırıyor ve kitabı fantastik ögelere hazır hale getiriyor. Bu açıdan karakterlerin hiçbirisini gerçek olarak ele almıyorum, hepsi birer alegori benim için. Aksi durumda zaten o yaştaki çocuklardan o tarz davranışlar beklenemez. Bu bir tespit, eleştiri değil. Yani neden gerçek karakterler yok diye kitaba gömecek değilim. Benim kitabı eleştireceğim nokta yazarın asıl amacına yönelik olacak. Övgüyle devam edelim şimdilik. Çok sade, çok akıcı bir dili var kitabın ve buna karşılık çok da lirik, şiirsel bir dili var. Bunları çok beğendim, gel gelelim son noktada üslupçuluktan çok da ileriye gidemedi kitap benim için. Tamam üslup güzel, yer yer muazzam hatta belki gereğinden fazla aforizmalar var ama sonuç? Tüm bunların sonunda kitap bize ne vermek istiyor, yazar ne yapmak istiyor? Engelli bireylere toplumca ve -elbette bireysel olarak- sıklıkla farkında olmayarak yaptığımız zorbalıkları bana göstermesi dışında ne kaldı elimde? Bana sorarsanız tüm bu şiirsel dili, alegorileri tek bir şey için kullanıyor yazar; kendi kişisel gelişim mottosuna bizi ikna etmek. Acı olgunlaştırır, sessizlikte bilgelik saklıdır, cevaplar doğadadır, her şey birbirinin devamıdır, hiçbir şey yok olmaz vs. vs. İşte bu noktada yazar ile tamamen ayrılıyorum. Bu kadar didaktik bir şey okumak benim hoşuma gitmez genelde, o sebeple bu da gitmedi. Onca güzel pasajdan, cümleden sonra kitabın sonunda bana kalan şey yazarın spritüal hayat görüşü, üstelik benim hiç benimsemeyeceğim de bir görüş.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Allah’ın (c.c.) izniyle tahlilini yapacağımız kitabın adı: OKUTUN.
İsminden de anlaşılacağı üzere kitabın asıl kitlesi ebeveynler; anne, baba, abi, abla vs...
Kitabın elbette eleştirilecek yönleri var; evrim gibi. Ancak dakik bir okuma ile biz sonuca odaklanalım.
Kitabın bazı güzel yönleri ise şunlar: Yazarın psikolojiyi biliyor olması ve bunu kitaba yedirmesi, her bölümde önemi yüksek olan bazı veciz ibareler kullanması. Kitabın içerisinde çok fazla bilimsel ve istatistiksel bilgiler mevcut; dolayısıyla bazen konuyu anlamayı zorlaştırabiliyor. Ancak yazar, adeta yetkin okuyucu olmayan kitlesini de düşünerek her bölümün sonuna anlaşılması gayet kolay olan özetler eklemiş. Anlaşılmayan bölümlerde sadece özetleri okumak bile ziyadesiyle müfid olacaktır.
-Kitabın önsözünde yazar “zevk için okumak”tan bahseder. Bununla alakalı Fahrenheit 451’den bir alıntı yapar: “Tek yapmanız gereken düğmelere basmak, anahtarları çalıştırmak, vidaları ve somunları sıkmakken neden bir şeyler öğrenesiniz ki?” Daha sonra kendisi şunu söyler: Kitaplara hak ettikleri yeri iade etmenin ve “zevk için” okumanın hiçbir şekilde birkaç ayrıcalıklı akademisyene mahsus elitist bir uygulama olmadığını, aksine çocuklarımız için ciddi bir gelişim zorunluluğu olduğunu göstermenin zamanı gelmiştir.
Önsözde yazarın “zevk için okumak”tan maksadı, “canım sıkıldı, kitap okuyayım” tarzında bir okuma stili değildir. Bizler nasıl ki yemek yiyor, su içiyorsak, kitap okumanın da böyle bir eyleme dönüşmesi gerektiğini vurguluyor.
Önsözdeki veciz ibarelerden bir tanesi: “Okuyucu, dijital aptallığın panzehridir.”
Yazar kitapta genel olarak “ortak okumanın” önemine vurgu yapıyor ve ebeveynlerin yaptığı hatalardan bahsediyor. Nitekim ebeveynler, çocukların belli seviyeye geldiğini görüp
“Hiç doğmayabilirdim, varlığım imkansıza yakın bir ihtimal. İmkansızı reddetmek kendini reddetmektir.”
Matematiksel bir bakış açısıyla muazzam bir tespit
Sizlerle Prof. Dr. Rüya Kılıç'ın çalışması İntiharın Tarihi eserini paylaşacağım. Son zamanlarda artan intihar vakaları üzerine yaptığım bir araştırma sırasında bu esere denk geldim. Günümüzde intiharın psikolojik ve sosyolojik dinamikleri hakkında çok fazla fikir yürütüyoruz lakin yakın tarihe pek bakmıyoruz. Elbette her çağın dertleri ve devaları farklı fakat insan olmanın getirdiği ahlaki yönler hiçbir zaman değişmedi, değişmeyecekte zannımca. Bu nedenle intiharın yakın tarihi, özellikle de geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemi her Türk insanına zihinsel bir derinlik katacak türden.Eser geçmişin tespitini yapan ya da günümüze çare olan bir yön taşımıyor aksine bizi gözlemci koltuğuna oturtarak şuan ki konumumuzu anlamdırabilmek için hem arkamıza hem de önümüze bakmamıza yardımcı oluyor.
İlk bölümde geç Osmanlı döneminde bir intihar vakasının nasıl kayıtlara geçtiği ve sorumluyu tespit etme süreci anlatılmış. Çünkü her ölümün bir mesuliyeti var. İkinci bölümde Servet-i Fünun dönemi edebiyatındaki gerçekten kurguya ya da kurgudan gerçeğe dönüşen hikâyelere değinilmiş. Öyle ki o dönemin edebiyatında intihara özendirme yerine bir yerde kültürü söz konusu. Üçüncü bölümde gazetelere yansıyan intihar hikayelerinin dönemin insanının merakla okuması (günümüzdeki sosyal medyadaki meraka bezner) ve artan merakla ister istemez intihara teşebbüs edenlerin mahremiyetinin kalmamasının acı tablosu çizilmiş. Melankolinin ve çaresizliğin teşhiri her devir para ediyor maalesef. Benim en çok beğendiğim bölüm, dördüncü bölüm oldu. Çünkü erken Cumhuriyet döneminde intihara ahlaki ve tıbbi bakış bir psikolog olarak fazlasıyla ilgimi çekti. Hele de dönemin meşhur ruh doktorlar Mazhar Osman ve Fahrettin K. Gökay'ın tespitleri muazzam. Beşinci bölümde dönemin genç kız ve kadın intiharlarına
Eskiden gazete alıp kupon biriktirir onlarla da Yaysata gidip verir karşılığında ana britannica, meydan Larousse gibi ansiklopedileri alırdık cilt cilt. O zamanlar bilgiye erişim bizim gibi yetim çocukları için bununla sınırlıydı. Hatırladığım o zaman anam bizi kimin evine götürse mutlaka evde kitap varsa ya da ansiklopedi ,olduğu yeri tespit edip okurdum. Ne olduğu önemli değildi, içinde kaybolurdum bu da bana yeterdi .Bu kitabı Fatih Altaylının bir videosunda gördüm ve aldım. Öncelikle yıllar sonra o zamanlardaki tadı aldığımı söyleyebilirim.Mesleğim gereği bilime yatkın olmama rağmen sıkıldığım yerler oldu ama yazar öyle güzel yerlere bağlantılar yapmış ki asla kopmadım ve elimden de bırakamadım, şunu söylemeliyim kitap yazılı kısım olarak 375 sayfa kadar 60 sayfa kadar kitapta bahsi geçen kuşe kağıda basılı hayvan fotoğrafları ve 100 sayfa kadar da referans var ne de olsa bu bir bilim kitabı ve referans olmadan olmaz. Belgesel müptelası olmama rağmen bilmediğim çok fazla mükemmel hayvanla tanıştım.Bazen kitabı okumayı bırakıp YouTube da bu hayvanların anlatılan şeyleri nasıl yaptıklarını izledim ve doğanın tasarımına bir kez daha hayran oldum.Özellikle zümrüt eşekarısının hamamböceğini yürüyen bir zombiye çevirip tasmalı bir köpek gibi evine götürüp gelecekteki yavrusuna canlı yem olarak sunması ve kör olmasına rağmen yarasalardakine benzer bir sistemle(ekolokasyon) çevresini anlamlandıran insanların olduğunu öğrenmek muazzamdı. Dünyada bizim anlamlandırabildiğimiz ,hayvanlara ait olağanüstü sensör sistemleri var ve bunların literatüre geçmiş olan tümü bu kitapta var. Onlar bu sistemlerin bir kısmını yaşamları için geliştirip mükemmelleştirken bizim bunları gözlemleyebilmemiz güzel ama güzel olduğu kadar da düşündürücü. Bilime , doğaya ve kendimiz dışındaki
Bu İsmail Gezgin’den okuduğum ikinci kitap. Mitolojiye merak saldığımdan beri bu eserleri birer rehber, bir başlangıç durağı olarak okumayı zaten planlıyordum ama itiraf etmeliyim ki beklediğimden çok daha ufuk açıcı ve keyifli bir yolculuk oldu. Kitaba, özellikle "Homo Narrans" kavramını yani insanın neden anlatan bir varlık olduğunu araştırarak başladım. İnsan niçin anlatır, mitler neden vardır ve bu kadim öğretiler günümüzde hala nasıl bu kadar etkili olabiliyor? Sorularım bunlardı.
Kitap, temelinde tam da bu sorulara yanıt veriyor. Cennetten kovulan Adem ve Havva’dan Lilith’e, Dede Korkut Hikayeleri’nden Gılgamış Destanı’na, Habil ile Kabil olayından Nuh Tufanı’ndaki o ilginç ayrıntılara kadar pek çok konuyu derinlemesine işliyor. Ancak benim için kitabın en sarsıcı ve etkileyici kısmı, sonundaki o muazzam feminist okumaydı. Yunan tanrılarının o sözde "tanrısal" ama aslında tecavüz ve aşağılama içeren anlatılarını deşifre ederken, bildiğimiz masalların arkasındaki cinsiyetçi kodları da bir bir önümüze seriyor.
Özellikle Kırmızı Başlıklı Kız masalının kadını konumlandırdığı o eril dil ve sonundaki o dokunaklı tespit beni çok etkiledi: Kadınların kılık kıyafetlerinin veya bulundukları mekanların şiddeti hak etmeleriyle ilişkilendirilmesi, buna karşın şiddetin asıl kaynağının asla sorgulanmaması... Mağdurun mağduriyeti üzerinden yapılan o ahlaki yargıların kökenini bu mitlerde görmek gerçekten çok çarpıcıydı. Mitolojiyi sadece geçmişin bir hikayesi olarak değil, bugünün toplumsal sorunlarının temeli olarak okumak isteyen herkes için harika bir eser.