Yeryüzü Sürgünleri, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından gelen Yunan işgaliyle birlikte, Ege coğrafyasında (Midilli ve çevresinde) yüzyıllardır komşu olarak, aynı denizi ve rüzgârı paylaşarak barış içinde yaşayan Türkler ve Rumların hikâyesini konu alıyor.
Hasan, adanın kadim zeytinliklerinde çalışan, ekmeğini taştan çıkaran dürüst ve gururlu bir Türk genci. Sadece toprağa ve işine değil, adanın kültürüne, insanına da derinden bağlı. Savaşın ayak sesleri gelip o güzelim komşuluk ilişkileri çatırdamaya başladığında, Hasan hem sınıfsal zorluklarla hem de milliyetçilik rüzgarlarının getirdiği o acımasız ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda kalıyor. Hasan adadan koptuktan sonra, gittikleri yeni topraklarda karşımıza çıkan yerel halk ve diğer göçmenler de var. Theo ve Nikolasias. Onlar da Hasan gibi savaşı istemeyen, barış içinde yaşamak isteyen kişiler. Bu karakterler üzerinden, yurdundan koparılan insanların trajedisine şahit oluyoruz.
Savaş ve göç konulu pek çok kitapta genellikle keskin çizgiler vardır; bir taraf tamamen mağdurdur, diğer taraf ise acımasız düşman. Fakat yazar karakterleri siyah ve beyaz olarak ayırmamış. Yani "Türkler tamamen iyi, Rumlar tamamen kötü" ya da tam tersi bir durum yok. Theo da Nikolasias da Hasan da aslında aynı gökyüzünün altında barış içinde yaşamak istiyor. Herkes kendi trajedisinin, kendi korkularının kurbanı.
Şule Akşun’un dili kullanma biçimi bir Ege melodisi gibiydi. Kitap acı bir dönemi anlatsa da bunu bağırıp çağırarak, ajitasyon yaparak yapmıyor. Midilli’nin zeytin ağaçlarını, mitolojik esintileri, denizin kokusunu öyle bir anlatıyor ki, sayfaları çevirirken o coğrafyanın hüznü içine işliyor. Edebi derinliği çok yüksek ama bir o kadar da akıcı ve zarif bir üslubu var.
Kitabı kapattığımda içimde buruk bir his kaldı. Sanki uzun