Kimse kendini kötü biri olarak görmez
😇 İnsan zihni bazen eski bir tiyatro sahnesine benzer. Dekor değişir, ışık değişir, oyuncular değişir; ama oyunun özü aynı kalır. İnsan da çoğu zaman yaptığı şeyi değiştirmeden önce yaptığı şeyin hikâyesini değiştirir. Çünkü insanın kendini tamamen ‘zalim’, ‘bencil‘ ya da ‘vicdansız‘ biri olarak taşıması kolay değildir. Ruh, kendine bakabildiği görüntüyü korumak ister. Bu yüzden insan başkalarına söylediği yalanlardan çok, kendine anlattığı hikâyelerle yaşar. Birini kırdığında bunu ‘dürüstlük’ olarak anlatır. İnsan kullanmaya ‘hayatın gerçeği’, küçümsemeye ‘eleştirel düşünce’, acımasızlığa ise ‘güçlü karakter’ adını verebilir. Çünkü insan çoğu zaman davranışını değiştirmeden önce davranışının ahlaki anlamını değiştirir. Belki de insan ruhunun en ilginç taraflarından biri budur. İnsan her zaman gerçeği inkâr etmez. Bazen yalnızca gerçeğin adını değiştirir. İlk bakışta küçük görünen bu değişiklikler aslında insanın vicdanıyla kurduğu ilişkinin merkezinde durur. Çünkü insanın en uzun ilişkisi başkalarıyla değil, kendisiyle yaşadığı ilişkidir. İnsan geceleri yatağa başını koyduğunda yanında kalan şey başarıları, ilişkileri ya da toplumsal statüsü değil; kendisi hakkında kurduğu hikâyedir. O hikâye bozulduğunda insanın iç dengesi de sarsılmaya başlar. Vicdanın dili İnsan neden kendini sürekli haklı hissetme ihtiyacı duyar? Çünkü benlik algısı yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda varoluşsal bir meseledir. İnsan kendisini kötü biri olarak gördüğünde yalnızca davranışı değil, bütün kimliği tehdit altında hisseder. Bu yüzden zihin savunmalar üretir. Bahaneler çoğu zaman başkalarını kandırmak için değil, içerideki düzeni korumak için kurulur. __Albert Bandura’nın tarif ettiği ‘ahlaki çözülme mekanizması‘ tam da burada ortaya çıkar. İnsan
Makale|Yazı
İbrahimi dinler ve Animistik inançlar
Semitik dinlerin (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam) temelinde gökte taht kurmuş bir Tanrı figürü yer alır. Bu Tanrı insanı yaratır, ona görevler verir, onu sınar, yargılar ve sonunda onu ya ödüllendirir ya da cezalandırır. İnananlar için bu, yüce bir adalet sistemidir; ancak bu sistemin temelinde sorgusuz itaat, emir–yasak ilişkisi ve merkezi bir otorite bulunur. Tanrı bir kraldır, insan ise onun halkı. Animistik inançlar ise Semitik dinlerin aksine itaate değil ilişkiye, hiyerarşiye değil dengeye, korkuya değil şükrana dayanır. Ne cennet vaadi vardır ne de cehennem tehdidi. Kutsal, insanın üstünde değil içindedir; ağaçta, suda, hayvanda hatta rüyada. Semitik dinlerin doğa ile ilişkisi pragmatiktir: Doğa ya insanın hizmetine verilmiş bir nimet kaynağıdır ya da sabredilmesi gereken bir sınav alanı. Oysa animistler doğayı bir rakip ya da tüketilmesi gereken bir nimet değil, bir yaşam ortaklığı olarak görürler. Rüzgâr ile konuşur, geyik ile kardeşlik kurar, ağaçları dinlerler. Bilgelik gökten gelen emirle değil, ormandan gelen işaretle kazanılır. “Tanrı kimdir? Gökte oturan bir kral mı, yoksa toprağın kalbinde saklı bir bilinç mi?” sorusu bu anlayışın özünü yansıtır. Animist toplumlarda hayvanlarla ruhani ilişki kurulur. Hayvan ne yalnızca avcıyı besleyen bir besin ne de insan-dışı bir varlıktır; o, ailenin bir parçasıdır. Bir öğretmen, ruhsal yoldaş ve kutsal bir armağandır. Bu nedenle avlanma eylemi bir tür ritüel dönüşüme dönüşür. Hayvan aslında “öldürülmez”; yenen eti ve ruhu bir başka insana geçerek onunla yaşamaya devam eder. Bu anlayış, Semitik dinlerdeki “Hayvanlar size musahhar kılındı.” yaklaşımından önemli ölçüde ayrılır. Burada doğanın verdikleri değil, bizzat doğanın kendisi kutsaldır. Animistler, doğadaki canlıları birer “kişi” statüsünde görür; onlarla
Reklam
Hz. Mehdi (as) şeytanın ve deccalin akılını yenecek Tek Akıldır!
Zamanın Ruhu Değişti: Eskiden mücadeleler kılıçla ve fiziksel güçle yapılırdı. Ancak içinde bulunduğumuz çağ, bir bilgi, bilim ve algı çağıdır. Deccaliyetin ve şeytani odakların en büyük silahı fitne, hile, algı yönetimi ve dinsizliği bilimsel bir kılıfa büründürmeye çalışmaktır. Fikirsel ve İlmi Mücadele: Dolayısıyla, deccalizmin ve materyalist felsefenin insanlığın zihninde açtığı yaraları iyileştirecek olan şey fiziki bir kılıç değil, "ilmin ve aklın kılıcıdır". Hz. Mehdi'nin en büyük vasıflarından biri, hakikati apaçık delillerle, akli ve ilmi burhanlarla (kanıtlarla) ortaya koyarak inkârcı fikir sistemlerini temelinden çürütmektir. Manevi Fetih: Bu doğrultuda yapılacak darbe; cehalete, hurafelere ve kalpleri karartan şüphelere karşı vurulacak ilmi bir darbedir. İnsanlığın akıl ve kalp bütünlüğünü yeniden sağlamak, en büyük fetih olarak kabul edilir. Hz. Mehdi’yi bu konuda özel kılan şey, bireysel bir mücadeleden ziyade küresel bir mücadeleyi yönetecek olmasıdır. Sistemli Mücadele: Hz. Mehdi, şeytanın yeryüzündeki en büyük organizasyonu ve deccalizmin getirdiği fitne sistemini (aklı toplumsal düzeyde bozma çabasını) ilimle, adaletle ve hikmetle çökertecektir. İlahi Destek (Ledün İlmi): Hadislerde Hz. Mehdi’nin Allah tarafından bir gecede ıslah edileceği (özel bir ilim ve basiretle donatılacağı) bildirilir. Bu yönüyle onun aklı, dönemin deccali fitnelerini ve şeytani zekasını alt edecek bir hikmete sahip olacaktır.
Din
Tarih yazımında 1923-1924 kırılması için "sivil darbe", "rejim içi tasfiye" veya "parlamenter oldu bitti" tabirlerinin kullanılması son derece güçlü tarihsel verilere dayanır. 1921 Anayasası'nın vaat ettiği o geniş katılımlı, çok sesli ve yerel yönetimlere alan açan "Meclis Demokrasisi" ruhu, yerini bilinçli bir stratejiyle katı ve monolitik bir tek parti konsolidasyonuna bıraktı. 1923 yılında "muhalif mebusların engellenmesi" durumu, kelimesi kelimesine bir ev hapsinden ziyade, tarihin gördüğü en kusursuz siyasi kuşatma, yalıtma ve oyun dışı bırakma manevralarından biriydi. Muhalefet fiziksel olarak odalara kilitlenmedi belki ama Ankara'da siyaset yapamaz hale getirildi, stratejik olarak şehir dışına itildi ve en kritik oylamalarda kelimenin tam anlamıyla "ofsaytta" bırakıldı. Cumhuriyetin ilanına ve ardından 1924 rejim yapısına giden süreçte, Milli Mücadele'nin kurucu kadrosundaki en güçlü muhalif paşalar (Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele) sistemli bir şekilde Ankara'dan ve karar mekanizmalarından uzaklaştırıldı. 29 Ekim 1923 gecesi Cumhuriyet ilan edilirken, Kâzım Karabekir Trabzon'da ordu müfettişliği görevindeydi; Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa ise İstanbul'daydı. O tarihi oylama, toplam 287 milletvekilinin olduğu mecliste, sadece 158 mebusun katılımıyla yapıldı. Yani meclisin neredeyse yarısı (özellikle muhalif veya temkinli isimler) Ankara dışında ya da süreçten tamamen habersizken rejim değiştirildi. Paşalar, yeni idare şeklini ve Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı seçildiğini ertesi gün İstanbul gazetelerinden öğrendiler. 1921-1923 arası mecliste her kanunu didik didik eden, Başkomutanlık yetkilerini kısıtlamaya çalışan o dişli İkinci Grup (muhalefet), sandık başında aleni bir tasfiyeye uğradı. Nisan 1923'te Birinci Meclis feshedilip seçim
Tarih
Ülkücü Hareketin Cihad-ı Ekberi
Ülkücü Hareketin Cihad-ı Ekberi: Nimetlerin ve İmkânların İmtihanı Bazı mücadeleler vardır ki düşmanla cephede verilir. Bazı mücadeleler vardır ki zindanlarda, sürgünlerde, yokluklarda ve çilelerde yaşanır. Fakat tarih göstermiştir ki en zor mücadele; zaferden, makamdan, imkândan ve nimetten sonra verilen mücadeledir. İslam düşüncesinde "Cihad-ı Ekber" olarak ifade edilen büyük mücadele, insanın kendi nefsiyle olan savaşını anlatır. Kibirle, ihtirasla, makam tutkusu ile, dünya nimetlerinin cazibesiyle mücadele etmek; çoğu zaman dış düşmanlarla mücadele etmekten daha zordur. Ülkücü Hareketin tarihi incelendiğinde de benzer bir gerçek karşımıza çıkar. 1960'lı ve 1970'li yılların yokluk dönemlerinde, ülkücüler bir ideal uğruna her türlü bedeli ödemeyi göze almışlardır. Üniversite kantinlerinde, sokaklarda, cezaevlerinde, mahkeme koridorlarında ve işkencehanelerde verilen mücadelelerin temelinde şahsi menfaat değil, bir dava şuuru vardı. 12 Eylül sonrasında yaşanan ağır baskılar, binlerce ülkücünün yıllarca süren mağduriyetleri ve çileleri, hareketin hafızasında derin izler bırakmıştır. O yıllarda elde edilecek makamlar, paylaşılacak imkânlar veya ulaşılacak maddi kazançlar yoktu. Vardıysa da yalnızca inanç, sadakat ve fedakârlık vardı. Ancak tarihî tecrübeler göstermektedir ki ideolojik hareketler için asıl sınav, güçsüz oldukları dönemlerde değil; güç ve imkân sahibi oldukları dönemlerde başlamaktadır. Siyaset bilimi literatüründe bu durum "iktidar paradoksu" olarak tanımlanır. Muhalefetteyken idealizm üzerinden şekillenen hareketler, zamanla kurumsallaştıkça ve güç kazandıkça farklı sınamalarla karşı karşıya kalırlar. Makam beklentileri, çevresel baskılar, grup çıkarları ve kişisel hesaplar; davanın önüne geçmeye başlayabilir. Ülkücü Hareket de bu evrensel
Ahlaksız ve vicdansız insanlarla aynı dünyada yaşamak kolay değil. Çünkü bazı insanlar kırarken düşünmez, yalan söylerken utanmaz, haksızlık yaparken rahatsız olmaz. Böyle bir ortamda insanın ruhu yorulur. Kir onların üzerindedir ama temiz kalmak için mücadele eden yine sensindir. Onların rahatlığına karşı senin vicdanın vardır. Bu yüzden daha çok düşünür, daha çok üzülürsün. Ama seni değerli yapan da budur. Çünkü karakter, herkes kötüleşirken iyi kalabilme gücüdür. Vicdanını kaybetmemek bazen bir yük gibi gelir ama insanı gerçekten insan yapan şey de tam olarak budur.
Reklam
Reklam