Bana diyorlar ki uyanışlarında: "Sen ve içinde yaşadığın dünya sonsuz bir denizin, sonsuz kıyısındaki bir kum tanesi yalnızca."
Ve ben de onlara şöyle diyorum rüyalarımda: "Sonsuz deniz benim, benim kıyımdaki kum taneleri de bütün dünya."
Gökyüzü geniş, hayat kısa, hayaller sonsuzken yol özgürlüktü.
Yol dostluktu, maceraydı; sonsuz olasılığın toplamı, yaşamın kaynağıydı.
Yolun sonunda aşk vardı, söz vardı, ses vardı;
başlangıçlar hep şen, hep heyecanlıydı.
Hızla giden bir arabanın dikiz aynasına yansıyordu
hayatın anlamı, öyle bir şey varsa tabii;
tan kızıllığında, gecenin bağrında, bir dostun yanı başında.
Hareket halinde olan için ölüm yoktu, tasa yoktu; devinim vardı sadece.
Yıldızların altında, hızla giden arabaların arka koltuklarında, kaçak atlanan
tren vagonlarında, çadırlarda, barakalarda, uzak diyarlarda yaşam vardı ve
yaşam kutsaldı. Yüreklerindeki coşkuyu daracık dünyaya sığdıramayanlar,
yollarda şahlandı. Nereye olursa...
Kıvrak ve neşeli bir caz melodisi gibi, çılgınlıktı hepsi ve tüm gerçekler,
hızla giden bir aracın tekerleklerini öpen asfalt misali önlerine seriliverdi.
Yaşam yazılacak bir şiirdi ve beklemezdi.
Hayatım boyunca okuduğum yüzlerce kitabı, dinlediğim insanları, anlamaya çalıştığım kavramları düşündüm; fizik, edebiyat, felsefe, tarih... Hepsinden geriye kalan tortu, bir avuç kumdan daha fazla değildi. Yirmi beş yıl boyunca, yaşamın özüne ilişkin hiç ama hiçbir şey öğrenmemiştim. Beni, kendimi, temelden ilgilendiren bu soruyla yüzleşmiş miydim gerçekten? Bu çeyrek yüzyılı, tek bir ağacı sabırla izlemeye adasaydım, kesinlikle daha bilge biri olmuştum bugün.