Jean Teulé’nin İntihar Dükkanı adlı romanını bitirdiğimde, içimde anlatılması zor bir ağırlık hissettim. Kara mizahla bezeli bu hikâye, karanlık atmosferine rağmen bir umut ışığı yakıyor gibi görünüyordu ta ki o ışık da trajik bir şekilde söndürülene kadar. Kitabın son sayfasını çevirdiğimde, içimde yalnızca büyük bir boşluk kaldı.
Hikâye, intihar etmeye meyilli insanların alışveriş yaptığı, ölümün bir ticaret aracı haline geldiği bir dükkânı işleten bir aileyi anlatıyor. Bu ailenin en küçük çocuğu Alan ise tamamen zıt bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Onun neşesi, umudu ve yaşama sevinci, hem ailesini hem de çevresindeki dünyayı değiştirebilecek gibi görünüyor. Ancak kitabın sonu, bütün bu beklentileri yerle bir ediyor. Alan’ın ölümü, romanın verdiği umut kırıntısını da beraberinde götürüyor ve okuyucuyu derin bir çaresizlikle baş başa bırakıyor.
Bu trajik son, beni uzun süre düşündürdü. Eğer Alan hayatta kalsaydı ve dünyayı değiştirebilseydi, bu hikâye belki de çok daha sıradan olurdu. Ama Jean Teulé’nin tercih ettiği bu acımasız gerçekçilik, kitabı unutulmaz kılıyor. Çünkü bazen umut etmek yetmez, bazen en parlak ışık bile sönebilir.
İntihar Dükkanı benim için yalnızca bir roman değil, varoluş üzerine sorgulamalar yaptıran, insanın içindeki iyimserliğe meydan okuyan bir deneyimdi. Belki de beni asıl etkileyen, Alan’ın ölmesi değil, onun ölümüyle birlikte okuyucunun içindeki umut kırıntılarının da yok olmasıydı. Kitabı kapattığımda içimde kalan tek şey, belirsiz bir hüzündü.
Ama belki de Teulé bize tam olarak bunu anlatmak istiyordu: Gerçek hayat mutlu sonlarla dolu değil ve bazı hikâyeler mutlu bitmek zorunda değil.