Yaşlılık insanları birbirine benzetir;aşk da biraz öyledir,bir tür dünyanın dışına sürülme,her şeye oradan bakma hali.
Aralarındaki farka gelince:birinde dışarıda kalmanın serinliği,diğerinde dışarıda durmanın esrikliği.
Yarım yamalak kalmış aşklar yaşlandıkça başka tür bir sızıyla yeniden yüze vurur.Olmamışlık başka türlü dokunur insanın içine.
Yarım kalmışlık zamanın yetim boyutudur belki…
İnsanlar nedense yaşananların değil de,hep geriye kalanların gerçek olduğuna inanmak isterler.Yaşamı eksilerle tartma alışkanlığındandır bu.
Oysa bir zamanlar yaşananlar gerçek olduğu gibi,geriye kalanlar da gerçektir.Bu gerçeklerin birbirlerine benzemiyor oluşu,birinin varlığını yalan yapmaya yetmez.
Kadınlar, esir alındıkları yeri, korundukları yer sanırlar. Kadınlar için hem siper, hem sığınaktır mutfak ve her zaman sıcak aile yuvasının içimizi ısıtan sembolü anlamına da gelmez; yaşayan ölüler haline gelmiş kimi kadınların morgudur aynı zamanda. Toprağa verilene kadar bekledikleri yerdir.
Bilirsiniz, bedenler sonra ölür.