➡️ *İslamiyete uygun kesilmeyen hayvan leş olur* *Sual: İslamiyete uygun kesilmeyen hayvan leş mi olur? Kitaplı kâfir ile müşriklerin ve mürtedlerin kestiği yenilir mi? Besmele kasten terk edilirse ne olur?* *Cevap:* *(Hindiyye)* de, Zebayih bahsinde diyor ki, (Müslümanın veya *(Ehl-i kitap)* olan harbi veya zimmi kâfirin, Allahü teâlânın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek, kestiği yenilir. [Dâr-ül-harpte Müslüman kasap aramalı. Bundaki eti, Müslüman kestiğini niyet ederek, satın almalıdır. Sığır, koyun, tavuk gibi eti yenen hayvanların etlerini yemek helal olması için, İslamiyete uygun kesilmeleri lâzımdır. Yani bir Müslümanın veya ehl-i kitabın kesmesi ve keserken Allah ismini söylemesi lâzımdır. İslamiyete uygun kesilmeyen hayvan leş olur. Bunun etini yemek ve satmak haram olur. Hayvan kesenlerin ve satan Müslümanların bunu iyi bilmeleri lâzımdır. Et satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak lâzım değildir. Çünkü, Müslümana hüsnü zan olunur.] Müşrikin ve mürtedin kestiği yenilmez. Keserken, İsa veya üç Tanrıdan biri derse, yenilmez. Böyle inanır, fakat söylemezse, yenir. Kesmek için söylemelidir. Dua için, şükür için söylerse veya Allahtan başkasını, tazim etmeği niyet ederse, Allah ve Muhammed için derse, yenmez). Bir Peygambere ve bunun, sonradan bozulmuş olan *(Mukaddes kitab)* ına inanan bir kâfir, bu Peygamber tanrıdır veya oğludur dese ve putlara yalvarırsa da, buna *(Ehl-i kitap)* denir. Çünkü, (ilah, rab, tanrı, baba) gibi isimler, yardım eden, yaratılmağa sebep olan, çok sevilen manasına da kullanılır. Bu isimleri, İsa aleyhisselâma, bu manalar ile söyleyen, müşrik olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veya tanrı denilmesi, hakiki bir söz değil, mecaz olur. Onda *(Ülûhiyyet sıfatı)* bulunduğuna inanırsa, mesela her istediğini yaratır
Alıntı
bankada yığınla sakal, hesabım musevi moruk
Reklam
Fransa: Rejimler Laboratuvarı Napolyon’un Papa ile olan o meşhur sahneleri, aslında "egemenliğin kaynağı" meselesinin tarihteki en kurnazca hamlelerinden biridir. Napolyon’un 1804’te Papa VII. Pius’u Paris’e, Notre-Dame Katedrali’ne getirtmesi aslında Papa’ya bir saygı gösterisi değil, aksine bir güç gösterisiydi. Geleneksel olarak tacı Papa’nın hükümdarın başına takması gerekirken, Napolyon tacı Papa’nın elinden alıp kendi başına takmıştır. Napolyon'un mesajı netti; "Meşruiyetimi Tanrı’dan veya senden değil, kendi kılıcımdan (ve sözde halkın onayından) alıyorum. Sen burada sadece bir tasdik memurusun." Bu durum "Papalığın rolünü sıfırlama" sürecinin sembolik zirvesidir. Artık imparator, Kilise'nin üstünde bir figürdür. Fransa’nın Terör Dönemi’nden (Robespierre) başlayıp 5. Cumhuriyet’e kadar uzanan bu zikzaklı yolu, aslında bir toplumun "Yeni bir meşruiyet zemini" bulma sancısıdır. Osmanlı’da sistemin matematiği yüzyıllarca sabitti. Padişah + Halife = Mutlak Otorite. Bu denklem bozulduğunda devlet dağıldı. Fransa’da ise merkezi otorite (Paris), rejim ne olursa olsun (İmparatorluk, Cumhuriyet, Faşizm) her zaman çok güçlü kaldı. Fransızlar rejimi değiştirdiler ama "Merkezi Devlet" mekanizmasını asla bozmadılar. Faşist Vichy Hükümeti örneğin, Fransız milliyetçiliğinin en karanlık ve "gerici" versiyonuydu. İhtilal’in "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ilkesini çöpe atıp yerine "İş, Aile, Vatan" mottosunu getirdiler. Bu durum milliyetçilik anlayışının bir noktada nasıl otoriter bir "ırk/toprak" savunmasına dönüşebileceğinin kanıtıdır. Fransa'da rejimler (İmparatorluk, Cumhuriyet, Faşizm) değişse de, o "Fransız Milleti" kurgusu ve merkezi bürokrasi hep baki kaldı. Yani geminin kaptanı ve yönetim biçimi değişti ama geminin gövdesi (ulus-devlet yapısı) sağlamdı. Osmanlı'da
1000Kitap
PANDEMONİUM
17. yy’da İngiliz Şair John Milton tarafından yazılmış epik bir şiirin bir bölümünü resmeder. Kafiyesiz olarak yazılan şiir Musevi-Hristiyan inancındaki Şeytanın isyanı, kovuluşu, Şeytan’ın Adem ve Havva’yı kandırması ve cennetten çıkarılmasını konu edinir.Milton kitabın yazılış amacının “Tanrı’nın yollarını insanlara kanıtlamak” olduğunu söylese de Şeytanı gururlu ve demokrat bir karakter olarak işleyişi tartışmalara neden olmuş, 19.yy’da şiirin baş kahramanının Şeytan olduğu söylenmiştir. William Blake, Milton için “Gerçek bir şair ancak bilmeden Şeytan’ın mezhebindendi” demiştir. Milton şiirinde Pandemonium’u cehennemin merkezi (başkenti) ve şeytanın ve diğer asi meleklerin cehennemde toplandığı yer olarak kullanılmıştır. Pandemonium Yunanca Pan ve Demonium‘dan gelir.John Martin, bu şiirin belirli bir bölümündeki sahneyi resmetmiştir. Parlak kalkanı ile Şeytan, Pandemonium’da diğer düşmüş melekleri isyana çağırmaktadır. Resmin detayında görebileceğiniz gibi ateşin içinden asi melekler, ordu şeklinde gelmektedir. Milton'ın Kayıp Cennet adlı eseri bugün pek okunmuyor. Ama 350 yılını dolduran bu destansı şiir, bugün bile İngiliz edebiyatını şekillendiren eşsiz eserlerden biri olmaya devam ediyor. 10.000 mısrayı aşkın bu destanda cennete girme savaşı ve insanın cennetten kovulmasının hikâyesi anlatılır. Onlarca bölümde cennetin kaybedilmesini, gözden düşen Şeytan'ın ve insanın gözüyle anlama çabası görülür. Dinin eskisi kadar etkili olmadığı laik bir çağda bile bu destan okura isyan, hasret ve kefaret arzusu konusunda etkili bir tefekkürü ifade eder.Varlıklı bir aileden gelmesine rağmen Milton'un dünya görüşü kişisel ve siyasi mücadelelerle şekillenir. İngiltere'nin iç savaş sürecinde (1642-51) sıkı bir cumhuriyetçi olarak tanınır. 1649'da İngiliz kralı I. Charles'ın
Bir de hakiki ameliyat...
Malumunuz Cüneyt Arkın aslında doktordur. "Cüneyt Arkın geçenlerde Balat Musevi Hastanesine gtiti. Orada bir arkadaşının ufak bir ameliyat geçirmesi gerekiyordu. Bunu tecrübe olarak yapan Cüneyt Arkın ameliyattan çıkarken: 'Ben kesip biçmeyi kamera karşısında rol yepmaktan fazia seviyormuşum da farkında değilmişim... Muhakkak beyin cerrahisinde ihtisas yapacağım. Eğer sinema artisti olmasaydım, sıradan bir doktor olacaktım. Sinemadan kazandığım paraler sayesinde meşhur bir beyin operatörü olacağım' dedi.
6 MART 1923 - Fikriye Hanım'ın -Atatürk tarafından tedavi için gönderildiği- Münih'teki sanatoryum'dan kaçarak gizlice İstanbul'a gelişi, T.B.M.M. İstanbul temsilcisi Adnan (Adıvar) Bey'in, durumu Atatürk'e bildiren telgrafı: "Fikriye Hanım, bugün geldi. Yarın hemen Ankara'ya hareket etmek istiyor. Yüksek emirlerinizi beklemekteyim." Atatürk'ün, Adnan (Adıvar) Bey'in 6.3.1923 tarihli telgrafına cevabı: "Fikriye Hanımı tedavi için Almanya'ya göndermiştim. Benden izin almadan, ne sebeple İstanbul'a gelmiştir. Kesinlikle Ankara'ya gelmesine izin veremem. ...Benden izin almadan hareketine müsaade olunmamak için gerekenlere emir vermenizi rica ederim." Çankaya Köşkü’nün İlk Hanımefendisi Fikriye Hanım Atatürk’ün Emir Çavuşu Ali Metin anlatıyor: “Fikriye Hanım, Atatürk’ün üvey amcası Albay Hüsamettin Bey’in kızıydı. Aile, evvelce Selanik’ten İstanbul’a gelip yerleşmişti. Hüsamettin Bey’in en büyük çocuğu Enver’den başka, Fikriye ve Jülide adında iki kızı vardı. Anne ve babalarını arka arkaya kaybeden kardeşler yalnız kalmış ve daha sonra abileriyle darılmalarından ötürü Fikriye ve Jülide büsbütün kimsesiz kalmışlardı. En küçükleri Jülide hastaydı. Büyük Ada’da geçirdikleri bir yangından sonra iki kardeş Heybeli’ye taşınmışlar ve orada Jülide’nin veremden ölümü üzerine Fikriye Hanım çok samimi arkadaşı olan Cevat Abbas Bey’in eski hanımı Memduha Hanım’ın Sultanahmet’teki evine gitmişti. Hüsamettin Bey sağlığında Zübeyde Hanım ve diğer hemşehrileriyle çok iyi görüşürmüş. Fikriye Hanım o zaman küçük bir kızmış. Atatürk ile aralarında 15-16 yaş fark varmış. Atatürk Anadolu’ya geçtikten sonra yakın akrabalar Fikriye Hanım’ı Atatürk’e yardımcı olarak göndermeyi düşünmüşler. Esasen çok yalnız kalan Fikriye Hanım da Atatürk’e mektup yazarak durumu bildirmiş ve muvafakati
Reklam
Reklam