Mustafa Oner'in Kapak Resmi
Mustafa Oner, Yüzyıllık Yalnızlık'ı inceledi.
04 Ara 13:50 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Gabriel Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık eserinde, Macondo kasabasında yaşayan Buendia Ailesi’nin yedi kuşağının hikayesi anlatır. Romanda ana tema, Macondo'daki malum ve kaçınılmaz tarihin tekerrürüdür. Ana karakterler mazileri ve zaman karmaşıklığı çerçevesinde kontrol edilirler. Macondo'nun kaderi hem önceden bellidir hem de varlığı lanetlidir. Yazar, renkleri semboller olarak kullanmıştır. Sarı ve altın rengi en çok kullanılan renklerdir ve emperyalizmin ve İspanyol Altın Çağının simgeleridir. Altın, ekonomik refah arayışını, buna karşılık sarı ölüm, değişim ve yıkımı temsil eder. Cam şehir, Jose Arcadio Buendia'nın rüyasında gördüğü bir görüntüdür. Macondo'nun kuruluş yerinin nedeni budur, ancak aynı zamanda Macondo'nun kötü kaderinin de simgesidir. Genel itibariyle, Yüzyıllık Yalnızlık'ta temel bir Latin Amerika tarihi modeli yer alınmıştır. Teknik açıdan ise, Yüzyıllık Yalnızlık'ta belirli tarihi olaylar ve karakterler kullanılarak ilginç bir hikaye anlatılırken yüzyıllarca sebep ve sonuç ilişkisini sıkıştıran büyülü ve örnek bir gerçekçilik eseri ortaya çıkarılır.
Bu kitap aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Macondo'nun kurucusu Jose Arcadio Buendia ve karısı (ve ilk kuzeni) olan Ursula Iguaran, daha iyi bir yaşam ve yeni bir yuva kurmak için Kolombiya’da Riohacha'yı terk ederler. Göç yolculuğunda bir gece nehir kıyısında kamp yaparken Jose Arcadio Buendia, "Macondo"’yu düşünde görür: Aynen dünyayı yansıtan bir aynalar şehridir. Uyandığında nehir kenarında Macondo’yu kurmaya karar verir. Jon Arcadio Buendia ormanda günlerce dolaştıktan sonra, Macondo'nun kuruluşu ütopik olur.
Kurucu Jose Arcadio Buendia, Macondo'nun sularla çevrili olduğuna inanıyordur ve bu adadan dünyayı algılarına göre yaratır. Kuruluşundan kısa bir süre sonra, Macondo, çeşitli (çoğunlukla kendi kendine cereyan eden) talihsiz durumlarından kaçamayan veya kaçmayı istemeyen Buendia ailesinin nesillerinin karıştığı olağandışı ve olağanüstü olaylarla dolu bir kasaba haline gelir. Kasaba, mıknatıslar, teleskoplar ve buz gibi kasaba halkına teknolojiyi gösteren bir grup çingenenin yıllık ziyareti dışında yıllardır kasvetli ve dış dünyayla bağlantısızdır. Çingenelerin lideri Melquiades, çingeneler tarafından kendisine sunulan evrenin gizemlerini araştırmayı takıntı haline getirilen Jose Arcadio Buendia ile yakın bir dostluk yürütür. Sonunda sadece delicesine yalnızca Latince konuşur ve ölümüne dek yıllarca ailesince kestane ağacına bağlanır.
Nihayetinde, Macondo, dış dünya ve yeni bağımsızlık kazanan Kolombiya hükümetiyle etkileşime girer. Kasabada Muhafazakar parti ile Liberal parti arasında ciddi bir seçim yapılır ve Aureliano Buendía'nın Muhafazakar hükümete karşı bir iç savaş başlatmasına yol açar. Uzun yıllar savaşan ve birçok teşebbüse karşın hayatta kalmayı başaran simgesel bir devrimci lider haline gelir ama sonunda savaşmaktan yorulur ve Muhafazakarlarla barış anlaşması imzalar. Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde Macondo'ya geri döner ve hayatının geri kalanını atölyesinde altın balıklar yaparak geçirir.
Macondo'ya yeni teknoloji ve pek çok yabancı yerleşimciyi yanına alarak demiryolu getirilir. Bir Amerikan meyve şirketi kasabanın dışında bir muz plantasyonu kurar ve nehir boyunca kendine ayrı bir köy inşa eder. Burada 1928 yılında cereyan eden gerçek muz katliamı içerilir. Kolombiya ordusu tarafından binlerce grev yapan muz işçisinin katledildiği bir trajedidir. Katliamdan tek kurtulan Jose Arcadio Segundo olur ama katliama dair hiçbir kanıt sağlayamaz ve hayatta kalan kasaba halkı onun olduğuna inanmayı reddeder.
Romanın sonuna gelindiğinde, Macondo, kalan tek Buendias'ın Amaranta Ursula ve yeğeni Aureliano’nun olduğu, yıpranmış ve terk edilmiş bir hale gelir. Aureliano'nun soyu büyükannesi Fernanda tarafından saklanır ve Amaranta Ursula ile farkında olmadan ensest bir ilişkiye girerler. Ölüp gitmiş anaerkil Ursula'nın ömür boyu korkusu domuz kuyruğu taşıyan bir çocukları olur. Amaranta Ursula doğum sırasında ölür ve çocuğu Aureliano'yu ailenin son üyesi olarak bırakır ama karıncalar tarafından yok edilir. Melquiades’ın nesiller önce bıraktığı bir el yazmasının şifresini çözer. Bu gizli mesaj, Buendia ailesinin nesiller boyunca yaşadığı her talih ve talihsizliği bildiriyordur. El yazmasını okurken, bir kasırga Macondo'nun varlığına ilişkin tüm izleri siler.

Mustafa Oner, Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları'ı inceledi.
 26 Eyl 11:59 · Kitabı okudu · 22 günde · Beğendi · 10/10 puan

Nikolay Vasilyeviç Gogol, Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları adlı kitabında derlediği hikayelerde mizahın yanı sıra, yaşam karşısında karamsarlık ve dünyanın kötülüğü üzerine düşüncelerini ortaya koymuştur. Kitap, birbirinden keyifli sekiz hikayenin ve önsözlerin yer aldığı iki bölümden oluşmaktadır. Eserleri okurken, karakterleri, fantastik ögeleri ve ortamı kafanızda tasavvur ettiğinizde, Gogol’un gerçekten ne kadar büyük bir yazar olduğunu görüp kendisine tüm kalbinizle bir kez daha saygı gösteriyorsunuz.
İçindekiler:
Birinci Bölüm
Önsöz
Soroçinets Panayırı
İvan Kupalo Gecesi
Bir Mayıs Gecesi ya da Suda Boğulmuş Kız
Kaybolan Yazı
İkinci Bölüm
Önsöz
Noel Gecesi
Korkunç İntikam
İvan Fyodoroviç Şponko ile Teyzesi
Büyülü Yer

Mustafa Oner, Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri'ni inceledi.
29 Ağu 14:28 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Nikolay Vasilyeviç Gogol’un eserlerinin yer aldığı Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri kitabı sırasıyla aşağıdaki dört hikayeden oluşmaktadır:
- Eski Zaman Beyleri
- Taras Bulba
- Viy
- İvan İvanoviç ile İvan Nikiforoviç’in Nasıl Tartıştıklarının Öyküsü

Eski Zaman Beyleri: Derebeylik zamanında iki ihtiyar karı kocanın yaşamı anlatılmıştır. Bu eserde, eski yaşama biçimlerinin çürümüşlüğü ele alınmıştır. Kişilik incelemesi yapılmadan, olaylar ve karakter konuşmaları ele alınarak kurgu sağlanmış ve mizahi bir üslupla yazılmıştır. Okuyucuya yakın anlatımı ve güçlü gözlem gücü sizi hikayeye bağlayacaktır.

Taras Bulba: Ukrayna Kazaklarının 15. yüzyıldaki yaşamlarının, savaşlarının ve zaferlerinin destansı bir dille anlatıldığı bir eserdir. Bir savaş, bir ihanet, bir aşk ve bir tükeniş ele alınmıştır. En çok etkilendiğim eserlerden birisidir. Bu hikaye roman niteliğindedir ve aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Bu eser, Taras Bulba’nın Andrey ve Ostap adındaki iki oğlunun Ortodoks papaz okulundan dönüşleriyle başlar. Tüm Kazaklar gibi asıl eğitimin er meydanında alındığını düşünen Taras Bulba oğullarıyla birlikte Kazak erlerinin bulunduğu Zaporojye’nin yolunu tutar. Çünkü bir Kazak ancak savaşta gösterdiği yiğitliklerle hatırlanır ve tam bir Kazak olur. Onlar için hayattaki yegane görev dinlerini ve uluslarını Katolik Lehlerden, gavur Tatarlardan, Musevilerden ve Türklerden korumalarıdır. Çok geçmeden Lehler üzerine sefere çıkılır. Taras Bulba iki oğlunun da çok iyi birer komutan olacağını düşünerek kıvanç duymaktadır. Ancak Andrey Kiev’de iken karşılaştığı Leh beyinin kızının da kuşatılan şehirde olduğunu öğrenir. Onu bir kez daha görmek umuduyla kaleye gider; ancak onu görünce duygularına yenilir. Orada kalmaya karar verir ve saf değiştirdiği Kazaklarca duyulur. Çatışmalar sürerken Tatarların Zaporojye’ye baskın düzenlediği haberi gelir. Kazaklar orduyu bölmeye karar verirler. Kuşatmada kalan Taras Bulba ordunun başı seçilir; Lehlere ağır kayıplar verdirir ve Leh zırhı içerisinde kendilerine karşı savaşan oğlunu kendi tüfeğiyle öldürür. Ancak sayıları azalmış olan Kazaklar fazla tutunamazlar ve savaşı kaybederler. Taras Bulba ise ağır yaralı şekilde kurtulur. Aylar sonra ayağa kalktığında oğlu Ostap’ın izini sürmek üzere kellesine konan ödüle aldırmadan tekrar Lehistana gider. Ancak umutları boşa çıkan Taras Bulba, Ostap’ın işkencede öldürülüşünü izlemek zorunda kalır. Yakalanmak üzere iken şehirden ayrılmayı başarır ve çok geçmeden yüz yirmi bin Kazak askeriyle birlikte öcünü almak için geri döner. Leh ordusu mağlup edilir; ancak Kazakların başındaki genç atamanın Lehlerin barış önerisini kabul etmesi üzerine Taras Bulba atamana karşı çıkar. Lehlerin sözlerinde durmayacağını söyleyerek kendi alayı ile birlikte birçok bölüğü daha yanına alarak Leh şehirlerine saldırır. Evler, manastırlar yakılır, herkes kılıçtan geçirilir. Leh ordusu, sayılarının azalması üzerine geri çekilen Kazakların peşine düşer. Taras Bulba’nın zaferlerle dolu hayatı Dinyester nehrinin kıyısında son bulur.

Viy: Bir fantastik ve korku hikayesidir. Viy, halkın hayalinde yarattığı şeytani bir varlıktır ve bu esas alınarak yazılmış bir eserdir.

İvan İvanoviç ile İvan Nikiforoviç’in Nasıl Tartıştıklarının Öyküsü: Bu yapıtta, yok yere birbirine düşman olan iki “eşsiz” dostun komik hikayesini anlatılmıştır. Burada “güleriz ağlanacak halimize” deyimini farklı tiplerle gösterilmiştir. Gogol, tip yaratmak ve tipleri göstermek konusunda yeteneğini harikulade ortaya koymuştur. Bu eserde, yazar gerçek doğallığı olduğu gibi, kendisine yakışır bir biçimde aktarmıştır.

Mustafa Oner, Yabancı'ı inceledi.
26 Tem 11:05 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Albert Camus’un “Yabancı”’nın kahramanı Meursault ile paylaştığı şey, özellikle duyu organlarından aldığı zevk ve doğa ve çevreyi betimlemesidir. Romanda birçok ifadede bunu okuyabilirsiniz. Başka bir deyişle, Camus’un bu eserinde Kafka ve Dostoyevski’den etkilendiğini görebilirsiniz. Ayrıca sizi çok gizemli bir eser olarak okurken kendisine çekmeyi başarıyor.
Konusu çok basittir. Eserdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Meursault bir yabancı haline gelir. Yazar, yabancısının yabancılaşmasını aktarmıştır. Yazara göre, kişi yaşadığı dünyaya ve eylemlerine yabancılaşmıştır. Burada söz edilen yabancılaşma absürt felsefi kategorisinden çıkar. Yine ona göre çağdaş nihilizm absürt kavramı altında irdelenmiştir.
Özetle söylenmesi gerekirse, dünya boş ve manasız, her şey, insan, hayat, toplum absürttür. Bu evrensel bir absürtlüktür. Bunu düşünmek çok yorucu, hayattan bezdiricidir. Yaşamın tekdüzeliği altında, makineleşmiş bir dünyada makineleşmiş insan, ölümü bile rahatlıkla kabul eder. Hayat yaşamaya değmez. Kitabı okurken, bütün olağan dışılığına rağmen hikayenin doğallığı, Meursault’un ölümü kabullenişindeki doğallık sizi rahatsız edecek, dünyanın absürtlüğe vurgusunu güçlendirecektir. Meursault’un yaşama sıkıntısına paralel bir sıkıntı okuyucuda da uyanıyor. Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri de okuyucuya boş ve anlamsız geliyor.
Ölümün egemen olduğu bir varlığın en anlamsız olgularını absürt bir düzensizlik içinde yaşayan Meursault, bir simge kahraman olmakla kalmıyor, adı olmayan bir yabancı oluyor.

Mustafa Oner, Savaş ve Barış'ı inceledi.
12 Tem 12:10 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

“Savaş ve Barış”, bugüne kadar okuduğum en uzun roman olmuştur ve bildiğim kadarıyla hali hazırda dünyanın en uzun romanları arasında yer alır. Toplamda dört kitap ve son sözden oluşan romanın her kitabı da çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Tolstoy, bu eserde tarihe dair kişisel görüşlerini kaleme alırken felsefi düşüncelerine de yer vermiştir. Başka bir deyişle, bu eseri okurken, bazen edebi bir roman, bazen tarihi bir belge, bazen ise felsefi bir düşünce içinde kendinizi buluyorsunuz. Bu eser, edebi statüsünden ziyade kendine özgü tarzı ile belirginlik kazanmıştır.
Tolstoy, bu romanında yeni bilgi verme, nakil etme yolunu kullanmıştır. Onun nakil yapısı kıyasa dayalı olarak okuyucuya, yaşanan olaya ilişkin her iki tarafın konumunu açıp gösteriyor. Yazar hızlı ve dikkate çarpmayan şekilde olayların arka planında kendi kahramanlarının özelliklerini okuyucuya iletiyor. Olayların derin ve ayrıntılı tasvirine dikkat ederek, özellikle savaş sahnelerinin ve ziyafet salonlarının okuyucuda dramatik ilgi oynatmasını sağlıyor.
Tolstoy, romanı Rus dilinde yazsa da, diyalogların büyük bir bölümü (açılış paragrafı da dahil) Fransızcadır. Bu, romanda anlatılan dönemin Rus aristokrat yaşamına özgü durumundan kaynaklanır. Çünkü, o dönemde Rusya asil ortamında Fransızca konuşmak prestij sayılıyordu ve Fransız dili Rusçaya üstün tutulurdu. Fransızca olan diyaloglar olayların gelişimi sırasında, özellikle Fransa ile sorunun şiddetlenmesinden sonra azalıyor ve Moskova’nın yakılması ile yok seviyesine iniyor. Fransız dilinin romanda giderek azaltılması Rusya’nın kendisini Fransız kültürünün etkisinden muaf tutması anlamına gelir.
Bu eser aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
Roman 1805 yılında Petersburg’da, Mariya Pavlovna tarafından kraliçe Ana Mariya Fyodrovna’nın onuruna verilen ziyafetle başlar. Romanda yer alan temel karakterlerin çoğu ve asil ailelerin temsilcileri Anna Pavlovnan’ın davetine katılırlar. Piyer Bezuhov, kontun yasadışı doğmuş oğludur. Birçok kişi, Piyer, zengin mirasın tek varisi olduğu için ona yaranmaya çalışır. Annesinin ölümünden sonra, babasının maddi desteği ile yüksek eğitim alması sağlanan Piyer, açık yürekli ama yüksek toplum içinde kendini gösteremeyen, kendisinin saf ve naif huyu ile Petersburg asalet hayatına uyumda zorlanan birisidir. Ziyafete davet edilen misafirlerin hepsi, Piyer’in, babası yaşlı kontun tüm çocukları arasında en çok sevdiği oğlu olduğunu iyi bilir.
Yemekte aynı zamanda Piyer’in dostu, akıllı ve asil prens Andrey Nikolayeviç Bolkonski ve onun, asil ortamların ünlü simalarından olan eşi Liza da yer alır. Petersburg’un asil hayatını aşırı gösterişli, bununla bile sıkıcı bulan prens Andrey karısının da içinin boş ve yüzeysel düşünceli olduğu kanısındadır. Bu üzücü yaşamdan canını kurtarmak amacıyla Mihail İlarionoviç Kutuzov’un ordusuna yazılan prens Andrey Napolyon’a karşı savaşta yer alır.
Daha sonra olaylar Rusya’nın eski şehri ve eski başkenti Moskova’da devam eder. Petersburg’un yüksek asil ortamından farklı olarak, bu şehir Rus milli özelliklerini daha çok korumayı başarabilmiştir. Kentte yaşayan Rostov asil ailesi anlatılır. Kont İlya Andreyeviç Rostov’un dört çocuğu vardır. Onlardan birisi olan on üç yaşındaki Nataşa (Natalya İliyiçna) Rus ordusunda subay olarak hizmet etmek arzusunda olan Boris Drubetskoy’un onu sevdiğine inanır. On iki yaşındaki Nikolay İliç ise, yetim olan ve Rostov’lar ailesi tarafından evlat alınan kuzeni Sonya’yı (Sofya Aleksandrovna) sever. Ailenin büyük çocuğu Vera İliyiçna biraz soğuk karakterli olsa da, başarılı bir evlilik yaparak Rus-Alman zabiti Adolf Karloviç Berg ile evlenmiştir. Ailenin en küçük temsilcisi olan Petya (Pyotr İlyiç) ise, ağabeyi gibi, gereken yaşa ulaştığında orduda hizmet etme arzusundadır. Ailenin büyükleri olan Kont İlya Rostov ve Knyaginya Natalya Rostova, mutlu ama her zaman ailenin maddi durumu hakkında endişe eden bir çifttir.
Bald tepelerinde, Bolkonski’lerin hakim olduğu ilde ise başka olaylar cereyan eder. Prens Andrey kendi sıkıcı karısı Liza, zalim babası Prens Nikolay Andreyeviç Bolkonskini ve dindar, sakin kız kardeşi Mariya Nikolayevna Bolkonskaya’yı terk ederek orduda göreve gider.
İkinci bölüm Rusya-Fransa savaşının hazırlık aşamalarının tasviri ile başlar. Artık orduya çağrılmış Nikolay Rostov, Hollabrunne savaşında ilk savaş deneyimini yaşar. Burada, Prens Andrey ile karşılaşır ve aceleciliği yüzünden ona karşı saygısızca davranır. Birçok genç asker gibi, Nikolay da, Çar I. Aleksander’ın emrindedir. Nikolay hizmet ettiği bölüğün subayları Vasili Dmitriyeviç Denisov ve sonradan psikolojik sorunları olduğu belirginleşen Fyodr İvanoviç Dolozov ile dosttur.
İkinci kitap Nikolay Rostov’un Moskova’ya, evlerine dönmesi ile başlar. Rostov ailesinin tam müsrifleşme arifesinde olduğunun ve kötü maddi durum yaşadıklarına tanık olur. Kışı evlerinde geçirir ve bakım yaptığı Pavlovhad alayından dost olduğu Denisov ile ilişkilerini daha da geliştirir. Nataşa, güzel, çekici ve genç bir kızdır. Denisov ona aşık olur ve evlenmeyi teklif etse de, bu teklifi reddedilir. Aynı zamanda annesi, Nikolay’a zengin bir kız bularak onunla evlenmesini önerir. Fakat bu fikre kulak asmayan Nikolay, kendi gençlik sevgilisi olan Sonya ile evlenmek ister.
Piyer Bezuhov, babasından kalan mirasa sahip olduktan sonra, nihayet Rus elit kesim tarafından kabul edilir ve imparatorluğun nüfuzlu, zengin ailelerinden birine dönüşür. İçten içe, bunun yanlış adım olduğunu düşünse de, Prens Kuragin’in genç ve çekici kızı Elen (Elena Vasilyevna Kuragina) ile evlenir. Yüksek sosyetenin en popüler ve çekici kadını olan Elen, yakında Piyer’e ondan çocuğu olmasını istemediğini bildirir. Elen, Dolohov ile ilişkiye girer ve buna dayanan Dolohov, Piyer’i toplum içinde aşağılamaya çalışır. Kendisine kontrolü kaybeden Piyer, Dolohov’u düelloya çağırır ve düello sırasında onu ölümcül bir şekilde yaralar. Bu olaydan dehşete düşen Elen, Piyer’i katil olarak görür ve yaşanan karmaşadan sonra, Piyer, Elen’i bırakmaya karar verir. Piyer, karışık ruhsal durum yaşadığı bir dönemde, masonluk toplumuna katılır ve masonların uluslararası politikasından kaynaklanan fikirlerin yayıcısı gibi davranır. İkinci kitapta, Piyer’in iç ıstıraplarının, iyi insan olma ve ideal insan arayışlarının tasvirine geniş yer verilir. Şimdi bu zengin asil, bir felsefi soru etrafında düşünür: bir insan akılsızlarla çevrili bir ortamda nasıl ahlaklı yaşam sürülebilir? Bu soru, Piyer’in sonraki yaşamında dayanak olur. Kendi köylülerini serbest bırakmaya ve onların yaşam koşullarını iyileştirmek için çalışmaya başlar.
Nihilist ruhaniyeti çökmüş Andrey, orduya dönmez ve mülklerin yönetimi ve Rus ordusunun durumunun iyileştirilmesi için yasa tasarısının hazırlanması ile meşgul olur. Aynı dönemde Piyer yeniden Andrey ile görüşür ve ona yeni bir soru ile gelir: Bu ahlaksız dünyada Tanrı nerededir? Piyer, panenteizm ve ölümden sonra yaşam ile ilgilenmeye başlar.
Piyer’in uzun süre kendinden uzaklaştırdığı karısı Elen yeniden onu kabul etmesi için rica eder ve ondan sonra Petersburg’un yüksek toplumunda saygın ev hanımlarından biri olarak tanınmaya başlar.
Prens Andrey hazırladığı yeni askeri yasanın kabul edilmesi ve doğrudan imparatora ulaştırılması için girişimler yapar. Aynı dönemde Petersburg’da olan genç Nataşa Rostova ilk kez Petersburg asalet balolarından birine katılır ve orada Prens Andrey ile tanışarak onu kendine hayran bırakır. Prens Andrey, Nataşa ile görüşmesinden sonra yeniden adeta hayata döndüğünü hisseder ve birkaç ailevi görüşmeden sonra Nataşa’ya evlilik teklifi eder. Fakat oğlunun Rostov’larla akraba olmasına karşı çıkan yaşlı Prens Bolkonski düğün için bir yıl beklemesi gerektiğini söyler. Bu olaydan sonra Prens Andrey Nataşa’yı terk ederek yeniden orduya döner. Bundan ciddi sarsıntı geçiren Nataşa’nın moralini düzeltmek için Kont Rostov onu ve Sonya’yı yanına alarak Moskova’ya götürür.
Nataşa Moskova’da operaya gelir ve burada Elen ve kardeşi Anatol ile tanışır. Aynı dönemde Anatol yeni bir kadınla evlenmiş ve onu Polonya da bırakarak Rusya’ya kaçmıştır. Nataşa’ya çok yakın ilgi gösterir ve onunla ilişki kurmaya çalışır. Elen ve Anatol bunun için bir plan hazırlarlar. Anatol, Nataşa’yı öper ve sevgi mektupları yazarak onunla birlikte kaçmayı teklif eder. Uzun düşünceden sonra, Nataşa, Anatol’u sevdiğine karar verir ve Prens Andrey’in ablası Mariya’ya mektup yazarak nişanı bozduğunu belirtir. Son anda kaçış planından haberdar olan Sonya, bu planın hayata geçmesi önler. Piyer, önce Nataşa’nın davranışından korksa da, sonradan onun aşık olduğunu anlayarak bunu normal kabul eder. 1811-1812 yılları büyük kuyruklu yıldızını Moskova semalarında gördükten sonra Piyer için yeni bir yaşam başlar.
Prens Andrey, Nataşa’nın nişanı bozmasını soğukkanlılıkla karşılar. Piyer, giderken Nataşa’ya özgür seçim imkanı vermiştir. Ama yakında Nataşa’nın yaptığından çok pişman olduğunu ve çok ağır rahatsızlandığını duyar.
Ailesinin, özellikle Sonya’nın desteği ve dini inançlarının aracılığıyla Nataşa hayatının bu zor döneminden kurtulur. Aynı zamanda artık tüm Rusya yaklaşan tehlikeden ve Napolyon ile olacak savaştan konuşmaya başlamıştır. Piyer ise, kendini Napolyon’un Deccal olduğuna inandırır. Kendi topraklarını Fransızlardan korumak için köylü ordusu yaratmakla uğraşan yaşlı Prens Bolkonski’nin durumu ağırlaşır ve ölmek üzeredir. Rus ordusunun geri çekilmesi sonunda Bolkonski’lere ait arazinin Fransızların eline geçme ihtimalinin yaşandığı günlerde, köylü isyanı nedeniyle bölgeyi terk edemeyen hanım kız Mariya, tesadüfen o bölgede olan Nikolay Rostov tarafından görülür. Nikolay, Mariya’ya karşı yakınlık duysa da, Sonya’ya verdiği sözü hatırlar.
Savaşın başladığı dönemde çarın Moskova’ya kadar gitmesi tüm Rus gençlerini şevke getirir ve herkes orduya yazılmaya çalışır. Böyle bir anda, genç Petya Rostov da nihayet, orduya yazılmak için ebeveynlerinin rızasını almayı başarır.
III. cildin temel kahramanlarından birisi Napolyon Bonapart’tır. Yazar, bu ciltte imparatorun kişisel kalitelerini, alışkanlıklarını detaylarıyla tasvir eder, hatta onun sık sık itüzümü koklamasını belirtir. Aynı zamanda, 400.000 kişilik (yalnızca 140.000’i Fransızdı) Fransa ordusu ve onun Smolensk’e kadarki savaş yolu, Fransızların Rusya topraklarına girmeleri, Smolensk’in işgali açıklanmıştır.
Piyer, Moskova’yı terk ederek Borodino Savaşı’nı izlemek için savaşa giden orduya katılır. Bir süre savaş ortamında yaşadıktan sonra Piyer’de ağır ruhsal sarsıntı oluşur. İnsanların birbirini öldürmesi, ölümün bir karış yakında olması onu teemmülde ve bu zamana kadar yaşamadığı yeni ve çok korkunç duygular yaşamasına neden olur. Savaş, orduların yok olması sonucu her iki tarafın çok büyük kaybıyla sona erer. Ruslar, Napolyon’un dev ordusu karşısında durabilmeyi başarırlar ve büyük kayıplara karşın avantaj elde ederler. Fakat stratejik nedenler ve ordunun ciddi kayıplarından dolayı, savaşın ertesi günü Ruslar geri çekilir ve Fransız ordusunun Moskova’ya doğru yolunu açarlar. Savaşta eserin iki ana kahramanı da ciddi yaralanır. Anatol Kuragin ayağını kaybeder, Andrey Bolkonski ise füze patlaması sonucu ölümcül yaralanır. İkisinin ölüm haberi yayılır ama ailelerine hiçbir resmi bilgi verilmez.
Fransız ordusu Moskova’ya yaklaştıkça şehir nüfusu arasında çalkalanmalar olur ve Moskovalılar şehri terk ederek kaçmaya başlarlar. Şehri terk ederken evleri yakarlar. Bu ise kentte büyük yangının ortaya çıkmasına neden olur. Rostov’lar şehri en son terk eden ailelerden biri olur. Giderlerken kendileriyle sadece önemli eşyaları götüren aile, yaralıların şehirden çıkarılmasına yardımcı olur. Yaralıların arasında Prens Andrey Bolkonski de vardır. Ama Nataşa’nın bundan haberi olmaz.
Napolyon’un ordusu Moskova’yı fethettiği zaman şehri terk etmeyen az sayıdaki Ruslardan biri de Piyer’dir. Moskova’ya giren Napolyon’u öldürmeye karar verir. Bunun için de, asıl kimliğini gizleyerek dilenci kılığına girer. Daha sonra Fransız askerlerinden birini kurtaran Piyer, hem askerler hem de esirler arasında nüfuz kazanır. Burada o, esirlerden Platon Karatayev ile dost olur. Karatayev ile sohbetleri Piyer’in moral yönünden zenginleşmesine ve dünyaya bakışının değişmesine neden olur. Fransız askerlerinin Moskova’yı yağmalaması ve silahsız Ruslara eğlence için ateş açmalarının tanık olduktan sonra, Piyer Bezuhov ordu ile beraber hareket etmeye zorlanır ve bu sırada ağır Rus kışına maruz kalan Fransız ordusu acilen geri çekilerek Rusya’yı terk etmeye çalışır. Bir süre sonra, Rus ordusu ile küçük çarpışmalar meydana gelir ve Piyer serbest bırakılır. Aynı zamanda, Petya Rostov, Fransızlar tarafından öldürülür.
Bu arada, Napolyon’a karşı savaşta ağır yaralanan Andrey tesadüfen Rostov’ların evine getirilir. Aile, diğer yaralılarla birlikte onu da kendileri ile Moskova’dan Yaroslavl’a götürür ve ilgilenir. Nataşa yakında Andrey’in onlarla olduğunu öğrenir, bir süre sonra Marya Bolkonskaya da kardeşinin yanına gelir. Andrey, ölmeden önce Nataşa Rostova’yı bağışlar.
Romanın sonunda Elen Kuragin Fransız askerlerinin birbirinden geçen hastalıktan ölür. Piyer yeniden Nataşa’yı bulur, Nataşa ona Andrey’in ölümünden, Piyer ise Karatayev’in ölümünden konuşur. Her ikisi birbirlerine karşı sevgi hissettiklerini anlarlar ve evlenirler.

Mustafa Oner, Duman'ı inceledi.
20 Mar 15:53 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Epey bir aradan sonra Turgenyev'den bir eser daha okumaya karar verdim ve olağanüstü Duman'ını okuma şansına ulaştım. O zamanlar bu roman pek kabul görmemiş ve yayınlanmasından bu yana yüz elli yıldır itibarı iade edilmiş gibi pek görünmüyor. Çağdaş düşmanlığın nedenlerini araştırmak zorunda kalmayan biri var: Turgenyev, Duman’da yurttaşlarına ölümcül ve alaycı bir gözle saldırıyor ve Rus toplumunun herhangi bir kesimini veya ögesini ayırmıyor. Bu eser, hayal kırıklığına uğramış bir erkek hakkında bir çalışmadır ve düşmanlarının yanı sıra arkadaşlarının da çeşitli düşmanlık derecelerinde reaksiyona girmesi hiç şaşırtıcı gelmeyecektir. Görünüşe göre Dostoyevski ile giriştiği bir kişisel münakaşa bunun bir örneğidir.
Roman şu şekilde özetlenebilir:
Genç bir adam olan Litvinov, birkaç yıl Batı tarım yöntemleri üzerine çalışarak Rusya'ya geri dönüyor. Kısa süre kalmak için durduğu Baden-Baden'deki nişanlısı Tatyana ile görüşür. Açıkçası 1860'lı yıllarda Ruslar için popüler bir yer olan Baden'de, hem radikal hem de aristokrat gruplarla karşılaşır. Öte yandan, gençliğinde sevdiği, zengin bir akrabası vesilesiyle onu terk eden İrina adlı genç bir kadınla görüşüyor. İrina, daha sonra bir generalle evlenmiş ve Rus aristokrat çevrelerinde yoluna devam etmiştir. İrina’nın teşvikiyle Litvinov ona tekrar aşık olur ve Tatyana'ya onunla evlenemeyeceğini söyler. Ancak, son dakikada İrina kaçmayı reddeder. Litvinov Rusya'ya geri döner ve işleriyle teselli bulur. Oldukça güzel ve açık bir mutlu sonda, Tatyana'ya döner ve pişmanlığını kabul eder.
Bu özet sizi yanıltmamalıdır. Dediğim gibi, bu kitaptaki iyi bir bölümüdür. Litvinov'un Baden'de karşılaştığı hem radikal hem de aristokratik çevrelerin son derece hicivsel gözlemine dair birçok şeye yer verilir. Her iki kesim de aptal, bencil, saplantılı, yıkıcı, kibirli ve küstah olarak gösterilir. Turgenyev'in gazabından kaçan yalnızca Tatyana ve Potugin karakterleridir. Potugin, bir şekilde Turgenyev'in karakteristik "başarısızlık kahramanları"’nın bir örneğidir, farklı birisidir ve anlatımın çoğunu Rus toplumu, sanat, Kültür, siyaset oluşturur. Avrupalılar adına konuşur ve Dostoyevski'nin mistik Slavofilizmi ile bu tür görüşleri son derece rahatsız edici bulacağı hiç te şaşırtıcı değildir (Tolstoy gibi, hatta Herzen'in de bazı sorunları olmuştur). Kitapta Turgenyev radikallere saldırırken (ve tamamen onların ikiyüzlü ve riyakar olduklarını gösterirken) soylulukla da savaşıyor. Dolayısıyla bu analiz beni pek ikna edici olmamıştır. Umudunu kaybetmiş birinin eseri olarak bana çok daha fazla hissettiriyor. Hiç kuşkusuz her zaman Turgenyev'in yazdıklarında bir karanlık taraf vardır, ancak şimdiye kadar olduğu gibi bu kadar şiddetli hiciv ışığında ortaya çıkmamıştır.