Sonra, bebeğin kız olduğu müjdesi gelmişti. Cam bir bölmenin ardında durup, kuvözde yaşam mücadelesi veren o miniminnacık cana bakmıştı Füreya. Ne büyük bir savaşla gelmişti dünyaya ve kim bilir daha ne savaşlar bekliyordu bu küçücük insan yavrusunu. Birkaç saat önce açılışını seyrettiği tomurcuk gibi, tazelenemeyecekti her bahar, ama serpilip gelişecekti, okuyup öğrenecekti, evlenip çoğalacaktı ... Bu mucizeye yakından tanıklık etmek istiyordu.
Sara'nın Serra'yı doğurduğu gün, yaşamın değerini bir kere daha sorgulamıştı, bahçede doğumu beklerken. İlkbahardı.
Ağaçlar çiçeğe durmamışlardı henüz, ama taze yapraklarla yeni donanmışlardı. Yemyeşildiler. Yaşamın her bahar sil baştan yinelenmesini gözleriyle görüyor ve soruyordu, "Tanrının, ağaçlara
bağışladığını biz kullarından niye esirgedin acaba? Şu tomurcuk demin patladı gözlerimin önünde. Çığlığını duymadım daim.
Oysa benim kızım sekiz saattir avaz avaz bağırıyor içerde. Neden? Neden bunca acıyı biz insanlara reva gördün? Sara'ya bir
şey olursa, ben şimdi tüm bu dalları kırmaz mıyım teker teker?
Yolmaz mıyım yapraklarını ağaçların?"