• Söyleyecek.yeni bir şeyi olmayan kişisel gelişim kitabı yazmasın ne olur. Şu kitabı sırf turuncu rengi çok sevdiğim için aldığımı itiraf etmeliyim. D&R da aylak aylak dolaşıyordum. Kötü bir gün geçiriyordum ve kitabı gördüm alayım belki mutlu olurum dedim.

    Mutlu olmak bir kenara dursun okudukça sinirlendim. Kitap sokaktan geçen her insanın zaten bildiği şeyler üzerinden gidiyor. Cümleler zaten daha önce mutlaka duyduğunuz klişe hayat derslerinin öznesi yüklemi değiştirilmiş cümleler.

    Ya mutlu olmak namına yazacak yeni bir şeyin yoksa yazma kardeşim artık. İnsanlar tok artık bu klişe akıl fikirlere. Şu kitabı okuyana kadar bir akrabanıza bir dostunuza gidin zaten aynı şeyleri söyleyecektir sizi motive etmek için. Kimseniz yoksa yoldan eli yüzü düzgün birini cevirip "çok mutsuzum" deyin o da size yani aynı şeyleri söyleyecektir.

    Bu kitap neden yazılmış zerre fikrim yok. Hadi yazan yazdı yayınlayan neden yayınladı satan neden satıyor. Ben neden aldım? Hicbir nedeni yok. Keske su kitabı alana kadar anneme bir telefon acip bugun moralim cok bozuk deseymisim. Cidden gereksizlik zirvesine bayrak dikmis bu kitap.
  • amerikalı blog yazarı mark manson'ın bloğu sayesinde milyonlarca takipçiye ulaşmasının ardından bu popülerliğin doğru pr çalışmalarıyla desteklenmesi ve günümüz insanının dilini kullanması sonucu pek çok okura ulaşmış kişisel gelişim bestseller eserlerinden biridir.

    kitabın çekirdeği, adındaki gibi kafaya takmama değil tam tersine neyi kafaya takmak gerektiğini doğru seçmek, enerjiyi sarfetmeye değecek şeyler için kullanmak üzerine kurulmuş. insanı özgün ve değerli kılanın yaptığı seçimler, reddetmeler ve kabullendikleri olduğunu vurguluyor. değiştiremeyeceğimiz şeylerin farkında olsak da bunları yok saymayı kaçış sayıyor. mutluluk için reçeteler peşinde olan insanın mutsuzluğu kabullenmesi sonucu daha mutlu olabileceği önerisinden bulunuyor. ne hissediliyorsa onu o anda kabullenip yaşamak gerektiğini vurguluyor. doğan cüceloğlu'nun "-mış gibi yaşamlar" kitabını hatırlatıyor. gerçekçi bir tarza sahip olması okunur kılıyor eseri.

    yazarın bir zamanlar uyuşturucu kullanması nedeniyle okuldan atılması, zengin ailesinin onun arkasında durması, ailevi sorunlar, arkadaşın intiharı, zorlu bir yaşamdan geçmek ama sonunda bugünkü bu kitabı yazan adam olmak gibi yazarın özel hayatına dair bilgileri okumak ve gizliden gizliye bir beğeni beklediğini hissetmek rahatsız edici.

    internette sıradan pek çok sayfada da rastlanabilecek ünlü olmuş kişilerin yaşam öykülerinden kesitler sunması kitabın sayfalarını doldurma çabası hissi veriyor. ayrıca bu kişilerin istisna olmaları da söz konusuyken "istisnalar kaideyi bozmaz." gibi sözleri dilimize dolamış bizlere çok da etkileyici gelmemekte.

    kitap büyük beklentiler içine girmeden okunursa insana az da olsa farkındalık kazandıracaktır. öte yandan "bir kitap okudum hayatım değişti." tarzı bir kitap olduğunu söylemek abes kaçacaktır.
  • Mutluluk, esasında ne garip bir kelime ve hala tam manasıyla açıklanamayan bir durum, mutluluk nedir? yada mutlu olmak için neler yapmak gerekir? Dostoyevski'nin baş rol oyuncusu, ismini öğrenemediğimiz bu şahıs(asosyal değil bence antisosyal) insanlardan kaçarak sadece hayaller kurarak mutlu olmayı başarabilmiş birisi olarak çıkıyor perdeye, hayalleriyle muhteşem zenginliğe ulaşıyor.Dört gece belkide ömrü boyunca sadece beyaz olan o dört gece, bir kadınla iletişim kuruyor, seviyor ve gerçekten mutlu oluyor.Onu dinleyen, çok kısa bir sürede olsa seven bir kadının varlığıyla mutlu oluyor belki yaşamda çok kısa bir süre ama o anlık mutluluk yalnız bir kimse için paha biçilemezdir ve bunun değerini çok iyi biliyor.
    Okurken ara ara Yeraltından Notlar'a dair yansımalar sezdim ve aklıma sıklıkla Arkadaş Z. Özger'in şiirleri geldi, Dostoyevski zaten, muhteşemliğini süslemeye gerek yok.
    Yatmadan önce radyo tiyatrosunu da dinlemeni tavsiye ederim, oradaki yorum biraz daha hüzünlü gibi ama uykuya dalmak için güzel olabilir.
  • Bu kitap yıllardır babamın kitaplığında bulunur (İnsanın babasının kitaplığını karıştırması kadar güzel bir mutluluk var mı :) ) hep de okumak isterdim ama gözüm korkar kendimi hazır hissetmezdim herhalde ki rabbim nasip etmedi. Allah ondan razı olsun Nureddin YILDIZ hoca'nın bu videoda hararetle tavsiye etmesinden sonra kesinlikle başlamam gerektiği kanısına vardım..

    https://www.youtube.com/watch?v=1-w2MFDXE-0

    Hamdolsun bize kendi kitabını değil, kaynak kitapları tavsiye eden Alimlerimiz var.
    Zaten her kitabın birey için bir 'okunma zamanı' olduguna inananlardanım... Said HAVVA orjinal ismi CUNDULLAH olan bu kitabı Allah yolunda gerçek mücahidlerin ortaya çıkması temennisiyle yazmış. Allah istifademizi arttırsın, imanımıza iman katsın..
  • Nazım Hikmet'e daha 16 yaşındayken "Başını eğemedim, gölgesini çiğnedim", "Bence sende herkes gibisin" şiirlerini yazdıran kadın.
    Saraylı Perensaz hanım ile Derviş Paşanın torunu, saraylı Hesna hanım ile doktor İsmail Bey'in erkek olsun diye bekledikleri adını mutluluk anlamına gelen Suat koyacakları kız doğunca Hatice Saadet adını verdikleri(ancak bu adı kimlikte bırakıp inatla Suat Derviş adını kullanmıştır.)ağzında altın kaşıkla doğan kızları,Babıalinin prensesi olarak adlandırılan ancak son nefesini yoksulluk içinde veren Türkiyenin Suat Dervişi.
    Küçücük yaşında üç evlilik yapan, aşkı, sevgiyi Atatürkün teyzesinin oğlu Reşat Fuat Baraner'de bulan, aşkı uğruna bütün zorluklara göğüs geren, aşkını aynı zamanda bir dava yoldaşı bilen kadın.
    Hayatının her döneminde okuyan, yazan, araştıran; döneminin kuşkusuz en başarılı gazatecisi, en çok okunan roman yazarı ama aynı zamanda fikirlerinin çilesini sonuna kadar çekmiş, bu uğurda doğurmak üzere olduğu oğlunu kaybetmiş ama asla yılmamış, haklılık davasından vazgeçmemiş,her zaman kendini olayların içinde bulmuş bir kadın.
    Ve hepimizin bildiği defalarca sahnelenmiş, sinemaya uyarlanmış, bir çok dilde basılmış Fosforlu Cevriye'nin de yazarı.
    İpek Sabahlık da sadece Suat Dervişin hayatına tanıklık etmiyoruz, Milli Mücadeleden 1970 li yıllara uzana Türkiyenin siyasi, ekonomik, sosyal hayatına tanık oluyoruz, edebiyat, sanat, siyaset dünyasından bir çok isimle tanışıyoruz. Ki Suat Derviş Türk siyasetinden,edebiyatından bağımsız düşünülemez.
    İlk defa 20 li yaşlarında Berline giderken annesi tarafından hediye edilmiş valizinin en üst kısmına koyduğu ipek sabahlığı, hayatı boyunca gittiği her yere özenle taşımış Suat çünkü onu ailesinden, geçmişinden bir hatıra saymış.
    Son nefesini de yoksulluk içinde, kimsesiz bir hastane odasında kendisiyle ilgilenen hemşireden üstündeki çarşafı alıp ipek sabahlığını örtmesini istedikten hemen sonra 69 yaşında veriyor.
    Adını duymuştum ama Suat Dervişi bu kitapla yazarın da belirttiği gibi, bazen onun gibi sevinerek, bazen başarılarına imrenerek,bazen de onun gibi acı çekerek daha çok tanıdım.
    İyi ki tanımışım...İyi ki bu dünyadan bir Suat Derviş geçmiş.
  • Kitabı yakın zamanda bitirdim, söylendiği gibi müthiş öngörülerde bulunuyor huxley. bu nedenle ütopya veya distopya olarak sınıflandırmak hata olur diye düşünüyorum sadece öngörüsel bir kitap, biz ister miyiz istemez miyiz onun cevabını hoş bir şekilde bize bırakmış yazar, kitaptakileri okuyunca da çoğu kişinin yaşadığımız dünyayı tercih edeceğini düşünüyorum, ayrıca neden ford tapması var, dokuz yıl savaşları nedir, taraf kimdir pek açıklama olmayan kısımlar da var, o dönemde sistem oturmuş da ilk başta nasıl inanış değiştiriliyor vs es geçilmiş, neyse yine de çok iyi kitap orası kesin.Soma denilen ilaçla uyuşturulan, genetikleri ile oynanarak istedikleri gibi tüplerde yerleştirilen insanlar. Eski olan her şey yasak kitaplar,bilim,sanat,giysileriniz bile. Uyurken telkinlerle(hipnopedya) büyütülen çocuklar onlara telkin edilen şeylerle hayatlarını devam ettiriyorlar. Aile kavramı-ilişkide tek eşlilik yok hatta anne baba düşüncesi onlar için iğrençlik kabul ediliyor. Böyle bir dünyaya yavaş yavaş yaklaşırken bazı şeylerimizin çok benzeşmeye başladığına tanık oluyor insan. Kitabın sizi kendi dünyasının içine alıp gerçek dünyayı ütopya gibi gösteren bir tarafı var.
    Mustafa Mond ve Vahşi arasında geçen bir diyalog "Mutluluk
    ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor. biz, güzel
    sanatlardan fedakârlıkta bulunduk. onun yerine duyusal filmlerimiz ve kokulu orgumuz var."
    "ama hiçbir şey ifade etmiyorlar."
    "kendilerini ifade ediyorlar. dinleyicilere hoş duygular ifade ediyorlar."
    "ama... ama gerizekâlının biri anlatıyor öyküyü."(şu an yayınlanan dizilerin gerizekalı senaristleri geldi aklıma)
    Not: ithaki yayınlarından aldıysanız kitabı sunuştaki Margeret Atwood yazısını geçin,sonra okuyun çünkü kitaba başlamadan kitap içeriğini öğrenmek pek hoş olmuyor.
  • Kitaba başlamadan önce uzun bir 'sunuş' yazısı mevcut. Tabi bu sunuş yazısı çok teknik olduğu için benim ya da bizim gibi
    'normal' okuyucu çok fazla bir şey anlamayabilir. Sunuşun birinci kısmı tarihsel bir açıklama içerirken, ikinci kısım okunacak kitap hakkında bilgi içerir. Çünkü burada 'Lafargue'in çeşitli tarihlerde yazdığı metinlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur' diyerek kitabın nasıl oluştuğu hakkında bir ön bilgi veriyor.

    Tabi ki yaşadığı dönemi anlattığı için o dönemin bilinmesi okur için daha faydalı olur ama anlatılan metinler günümüzde de
    hala geçerliliğini korumakta. Her olayı kendi tarihi dönemi içinde değerlendirmek daha doğru olur. Bu yüzden okunan
    metni de (yani kitap) bu çerçevede değerlendirmekte fayda var. Kitap 1887 yılında ilk olarak Fransa'da yayımlanmış.

    Sunuş yazısından anladığımız kadarıyla 'kitabın parçalarını oluşturan bölümlerin her biri Kitab-ı Mukaddes geleneği ile
    çağın modern kapitalistleri arasında sıkı örülmüş ve alaycı bir mizahla hikayelendirilmiş bir özdeşleştirme mahiyetindedir (s17)' diyerek içerik konusu hakkında ön bilgi sahibi olmamızı sağlıyor.

    1.Bölümde, Londra Kongresinde dini, siyasi, ekonomik kodamanlar tarafından bir toplantı düzenlenir. BU toplantıya doğrudan veya dolaylı bir şekilde katılan kodamanlar yeni bir fikrin yayılışı üzerinden toplantıya katılanlara fikirlerini
    anlatırlar. Bunu yaparken de hem kendi gerçeklerini hem de ironi aynı şekilde anlatılır. Örneğin, Papa'nın elçisinin söylediği gibi: "Eskiden insan zihnini yöneten, ona hakim olan başlıca güç dindi. Çalışanlara uysala boyun eğme, boş hayaller peşinde koşup, gerçeklikten uzak durma, ilahi mutluluk düşleri kurup dünyevi acılara katlanmayı öğretirdi (s30)". diyerek o düşüncenin miadını doldurduğu anlatılır.

    Kodamanlar topluluğu, yapılan toplantılar sırasında beğendikleri veya beğenmedikleri fikirleri söyleyip ayrıca fikir
    çatışmasında az da olsa yaşandığı yerdi. Ama şu cümle tarihin tozlu sayfaları içinden çıkıp bugünün dünyasına da aynı şekilde ışık olmuyor mu? "Tek din Sermaye dinidir." Bu cümle bile düşünmeye değer ya da insanı düşünmeye sevk etmiyor mu? Ciddi, iddialı, öyle hafife alınacak, eh deyip geçilecek bir cümle de değil. Geçmişten bugüne gelindiğinde hala bu 'acı gerçekle' karşı karşıya kalmıyor muyuz? Sermayenin tek egemen ve herşeyi kontrol ettiği bir ortamda dinleri de kullanmıyorlar mı? Dinin kendisini değil, onların istediği din kullanılmıyor mu? Çok su kaldıracak bir konu.

    Kitabı okudukça 'Sermaye Dini' hakkında bilgi sahibi olunuyor (ya da şu an da bile bunu yaşamıyor muyuz?). Birileri
    komplo teorisi diyecek ama 'yeni dünya düzeni' savunucuları ve onların arkasındaki güçler de tek din olacak, kendilerine
    biat edecek bir yapı içinde uğraşmıyorlar mı? Tek din yani 'Sermaye Dini'. Tüm dinlerin yıkıldığı insanlığın tek ve gerçek
    sermayenin boyunduruğu altında birleştirecek bir dine itaat etme yolunda çalışmalarının sürdürmüyorlar mı? Ya da bana
    göre öyle.


    Kitap içinden alıntı yaparken kendi oto-sansürümü uygulamak zorunda kaldım. Bazı şeyler birilerini rahatsız edebilir diye
    alıntıdan muaf tuttum.

    Kitabı okumadan önce şunun bilinmesinde fayda var. O da yazarın Marksist ve ateist olması. O yüzden din-sermaye ikilisinin toplumu ezdiğini, sorunların kaynağının bu ikili olduğunu ifade edip, doğrudan din ve sermayeye savaş açıyor. Tabi burada bahsettiği kendi dönemi içinde Avrupa'da sanayileşme yılları olduğunun unutulmaması gerekir.İnsanların hiç bir hakkının olmadığı sadece karın tokluğuna ondört, onbeş saat çalıştırıldığı bir sanayileşme döneminde bu emekçi kesimin sırtından para kazananları eleştirmek amaçlı yazılmış. Burada Tanrı inancı ve 'buna ağır laflar ediliyor. O yüzden kitabın çıkış amacını da iyi okuyup ona göre düşünmekte fayda var.


    Ezcümle: Tekrar okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Tavsiye ederim.

    Notlar:

    + Dikkat! Okuyacağız veya okumayı düşündüğünüz kitap dini inançlarınıza aykırı ifadeler içerir. Kitapta yazan düşüncelerden hoşlanmayabilirsiniz ama içeriği tam okuduğunuzda 'evet, bu doğru' diyeceğiniz çok sayıda yer vardır. Fakat biliniz ki, ateist bilgi içerir!
    + Bu kitap 13-17 Temmuz 2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkarılıp, 13 Kasım 2018 tarihinde düzenlenip, siteye
    eklenmiştir.