Sevgili okuyucu…Anlatmak istedim, olmadı. Uzun uzun düşündüm; her cümle kırılgan, her kelime yarım. Affet, bu not eksik kalacak.
…………
Bu kitabı okurken sayfaları çevirmeden önce çok kez duraksadım, uzun uzun düşündüm. Çünkü Martin’in hikâyesi beni sadece etkilemedi; içimde derin yarıklar açtı. Öyle ki kitabın bitmesini hiç istemedim. Her satırında biraz daha içine çekildim, ama son sayfaya geldiğimde ummadığım bir sonla yüzleşmek zorunda kaldım.Martin’in aşk için, kabul görmek için, kendini var edebilmek için verdiği çaba bana hem hayranlık hem de hüzün verdi. Onun yükselişine tanık olurken gururlandım, yalnızlığını gördüğümde içim sızladı. Ruth’un dönüşü, ailesinin kabullenişi, toplumun nihayet ona verdiği değer… Tüm bunlar artık Martin için bir anlam taşımıyordu. Çünkü Martin, aşkın ötesinde daha büyük bir şeyin farkına varmıştı: Aradığı aslında bir insan değil, varoluşun kendisiydi.
Kitap bittiğinde uzun süre düşüncelerimden kurtulamadım. Hayatın ağırlığını, insanın içindeki boşluğu, başarı ve sevginin bazen hiçbir şeyi dolduramayışını hissettim. Martin’in intiharı bana sadece bir son değil, varoluşun acımasız bir yüzü gibi geldi.
Ve o an şunu fark ettim: Bazen en ağır olan şey ölüm değil, hayatın kendisidir..
Bu şahane eser ile birlikte hem Martin’in hem de kendi içimdeki sancıları gördüm. Sayfalar kapandı ama etkisi kapanmadı; içimde uzun süre taşıyacağım bir boşluk bıraktı.. Martin Eden’i okumanızı içtenlikle tavsiye ediyorum. Sadece bir aşk hikâyesi değil, insanın varoluş mücadelesini derinden hissettiren bir yolculuk..