… onun kişiliğinde canlanmış olan iyilik, çok sade, kendi halinde bir davranış, bizimkinin dışında adil bir dünya bulunduğunu bana sık sık anımsatan bir şey olmuştur. Henüz temiz, bozulmamış, kabalaşmamış nefretten, korkudan uzak kalmış bir şey, bir insan da bulunabiliyordu demek; “yaşamayı sürdürmeyi daima hak eden” tanımlaması güç bir şey, çok güç de olsa, iyiliğin, olanaklarını sürdürebilmek yeteneğinden yoksun olmadığı…
Yaşayan insanlar için zamanın bölümleri bir değer taşır ve bu değer, insanın içi ne kadar zenginse o kadar da büyüklük kazanır; oysa bizler için saatler, günler, aylar, gelecek zaman içinden kasvetle yükselip geçmiş zaman içine batıp gidiyor, hem de aslından çok yavaş yol alarak; bir an önce sıyrılmaya çalıştığımız çirkin, gereksiz bir madde. Aslında çok canlı, değerli ve geri gelmez nitelikteki günler, birbirini kovalayıp yutuyor ve gelecek, aşılmaz bir engel gibi kapkara ve yoğun, karşımızda duruyor.
Daha önceki yaşamımızla ilgili anıları hâlâ saklıyoruz, ne var ki bu anılar sisler içinde, uzaklarda; bu yüzden de tatlı buruk bir acılığı var hepsinin.
Birbirinden çok belirli bir biçimde ayrılan iki kategori insan var: kurtulmuşlar ile yitikler.
Bu ayrım normal hayatta pek kolay göze çarpmıyor; burada insanın kendini yitirmesi çok rastlanır bir şey değil; yükselmesi olsun, inişi olsun, birlikte yaşadığı insanların yazgısına düğümlenmiş. Böylece, bir insanın sınırsız bir güce erişmesiyle yenilgiden yenilgiye uğrayıp çöküntüye kadar düşmesi bir istisna oluyor. Şu da var ki, genellikle herkes bedeniyle, kafasıyla, mali olanaklarıyla bir çaba içinde, bu yüzden yaşamdaki başarısızlık daha az akla yakın. Öbür taraftan yasalar ve ahlak bilinci diyebileceğimiz iç yasa aracılığıyla bir denge oluşturuyor; gerçekten de, bir ülkenin uygarlığı, yasalarının geniş görüşlülüğüne ve etki yeteneğine bağlı; bu yasalar yoksulları çok yoksul olmaktan, güçlüleri ise çok güçlü olmaktan uzak tuttuğu oranda, o ülke uygarlaşıyor.