Mantıkla bağlı kalsak, o zaman bizi bekleyen yazgının kesin olarak tahmin edilmez bir şey olduğunu, bu konudaki bütün tahminlerin boşuna olacağını ve gerçek bir temele dayanamayacağını kabul etmek gerekirdi. Ne var ki, insanın kendi yazgısı söz konusu olunca pek ilişki kuramıyor. Her ne olursa olsun, bu durumda insan en aşırı olanakları ele alıyor.
Yaşadığımız hayat işte bu. Tanrı'nın her günü, kesinleşmiş bir tempoya uyarak gitmek ve dönmek; çalışmak, uyumak, yemek; hastalanmak, iyileşmek yada ölmek.
... Ne zamana kadar? Yaşlılar bu soruyu duydu mu şöyle bir bakıp gülüyorlar; çünkü yeni gelenler bu sorudan anlaşılıyor; gülüp hiç yanıt bile vermiyorlar. Onlar için uzak bir gelecekle ilgili soruların aylardır, yıllardır hiç önemi kalmamış; bu sorular çok daha yakın bir geleceğin tetikte bekleyen sorunları yüzünden bütün anlamını yitirmiş; onlar için sorun: bugün yenecek ne var, kar yağacak mı acaba , kömür bulunabilecek mi?
Tam bir mutluluğu gerçekleştirmenin imkan dışı olduğunu er geç herkes öğrenir yaşadığı süre içinde; ne var ki madalyonun ters tarafını düşünen az insan vardır: Tam bir mutsuzluğun da aynı kapıya dayandığını. Her iki ucun gerçekleşmesine karşı koyan anlar, aynı hamurdandır; bizim insan olmamızla ilgilidir ikisi de. Böylece, bu gerçekleşme işlemine direnen şey, bizim gelecek için beslediğimiz ve kimine yarın için umut, kimine umutsuzluk veren o hep yersiz kalan sezgimizdir. Her sevince ama aynı zamanda da her acıya bir sınır koyan ölüm kesinliğidir bu direnen şey.