Mor Mürekkep’i bitirdiğimde, kapağını kapatıp uzun süre elimden bırakamadım. Çünkü bu kitap, okunup rafa kaldırılanlardan değildi; insanın içine bırakılan, orada sessizce çoğalan bir şeydi. Nazan Bekiroğlu’nun mor mürekkebi, sadece bir yazı rengi değil; hatıraların, suskunlukların, yarım kalmış cümlelerin rengiymiş meğer.
Bu kitapta anlatılan her metin, bana şunu hissettirdi:
İnsan bazen yaşadıklarını anlatmaz; yazıya sızdırır.
Ve Bekiroğlu tam da bunu yapıyor. Açık açık bağırmıyor acısını, süslü bir isyan da kurmuyor. Daha çok, içe doğru akan bir nehir gibi… Sessiz ama derin.
Okurken sık sık durdum. Çünkü bazı cümleler vardı ki, sanki benim yerime yazılmıştı. Çocukluğun masumiyetiyle kaybın hüznü aynı sayfada buluşuyordu. Hatırlamakla unutmak arasında gidip gelen bir ruh hâli vardı kitapta. Bu, bana kendi hayatımı düşündürdü: Geride bırakılmış evleri, susarak büyüyen duyguları, güçlü durmak zorunda kalmış bir kalbi…
Mor Mürekkep, bana şunu söyledi:
Her insanın içinde anlatılamayan bir hikâye vardır ve o hikâye en çok sessiz kaldığımız yerlerden kanar.
Nazan Bekiroğlu’nun dili çok zarif ama bir o kadar da sarsıcı. Kelimeleri seçerken acele etmiyor; sanki her kelimeyi elinde evirip çeviriyor, “Acıtır mı?” diye soruyor. Bu yüzden kitap boyunca kendimi güvende hissettim ama aynı anda savunmasızdım. Çünkü yazar, kalbimi incitmeden açtı; sonra oraya kendi hüznünü bıraktı.
Metinlerde özellikle kadınlık hâli, beklemek, sabretmek, içten içe büyüyen bir yalnızlık çok güçlüydü. Ama bu yalnızlık, bağıran bir yalnızlık değil. Daha çok, gecenin bir vaktinde herkes uyumuşken insanın kendi içine dönmesi gibi… Bu yönüyle kitap, bana yalnızlığın utanç değil; derinlik olduğunu hatırlattı.
Mor mürekkep, aynı zamanda bir direniş rengi. Hayata rağmen inceliği koruma direnişi. Kırılmış