İçimizdeki Şeytan’ı okurken bir romanın içinde olduğumu unuttuğum anlar oldu. Sayfalar ilerledikçe, anlatılanların bir hikâyeden çok, insanın kendine tuttuğu bir ayna olduğunu hissettim. Sabahattin Ali, bu kitapta bana bir şey öğretmeye çalışmıyor gibiydi; sanki yalnızca durup bakmamı istiyordu. Ve baktığım şey, çok da kaçmak isteyeceğim türdendi.
Ömer karakteriyle kurduğum ilişki tuhaftı. Onu sevmedim, ama ondan tamamen uzak da duramadım. Çünkü Ömer’in zayıflıkları yabancı değildi. Kararsızlığı, erteleyişleri, cesaretsizliği… Hepsi insanın kendine itiraf etmekte zorlandığı hâllerdi. Onun asıl problemi kötü biri olması değildi; sürekli kendini mazur görmesiydi. Hayatında olup biten her şeyin sorumluluğunu bir başkasına, bir duruma, bir zamana yüklemesi beni en çok rahatsız eden şey oldu. Ama bu rahatsızlık, yargıdan çok tanıdıklık hissinden geldi.
Macide’ye gelince… Onu okurken içimde sessiz bir sızı oluştu. Sevmeyi bilen, tutunmaya çalışan, saf ama zayıf olmayan bir kadın gördüm. Macide’nin sevgisi güçlüydü; ama yetmedi. Kitap bana çok acı bir gerçeği hissettirdi: Sevgi, karşı taraf kendini taşımayı öğrenmemişse, insanı kurtaramıyor. Macide’nin sessizliği, Ömer’in içindeki karmaşayı daha da görünür kıldı.
Romanın beni en çok etkileyen yanı, “şeytan” kavramının ele alınış biçimiydi. Bu kitapta şeytan korkutucu bir figür değil. Aksine, son derece tanıdık. Bizi “sonra yaparım” demeye iten, risk almaktan alıkoyan, susmayı güvenli bulan tarafımız… Sabahattin Ali, şeytanı insanın içine yerleştirerek şunu sorduruyor:
“Eğer engel sensen, kaçacak yerin var mı?”
Kitabı bitirdiğimde büyük bir dramatik etki yaşamadım; ama içimde ağır bir düşünce kaldı. İçimizdeki Şeytan, insanın hayatını tek bir büyük hatayla değil, küçük vazgeçişlerle nasıl karartabildiğini anlatıyor. Bu yönüyle