Zaman zaman gözlerini aralıyordu. Kimi zaman derin patlamalar duyuyordu. Bu, top patlar gibi gürültüyle sığ kayalığın mağaralarına giren, kabaran denizdi. İçinde bulunduğu bütün bu ortamda hayalin olağanüstülüğü görülüyordu, çevresinde hayal dünyası vardı. Gecenin yarı şaşkınlığı da buna eklenince, kendini olmayacak şeylerin içine gömülmüş gibi görüyordu. İçinden: “Düş görüyorum” diyordu. Sonra yeniden uyuyordu. Bu kez gerçekten düşünde kendisini Sokağın Kütüğü‘nde, Bravees Konağı‘nda, Saint-Sampson’da görüyordu; Deruchette’in şarkı söylediğini duyuyordu; gerçek içindeydi. Uyuduğu sürece, uyanık olup yaşadığını sanıyordu; uyandığı zaman, uyuduğunu sanıyordu.
«Şimdi bütün bu kitapları beyninizde sıkınız ve bana bir damla, bir damla aydınlık süzünüz. Çıldıracağım. Söyleyiniz bana, nasıl bir dünyadayız biz? Vazgeçtim, söyleyiniz, nasıl bir evdeyiz? Demin hesapladım (...) Eğer bana “Bu budur bu”dan başka bir şey söylemeyen müspet felsefeyi aşamazsam, aklın tamamıyla lüzumsuzluğuna inanacağım. Abes bir varlık nizamı içinde akıl bir körbarsak kadar vazifesizdir. İçgüdünün yerini almaya niçin boşuna uğraşıyor? Bu kitaplara ne lüzum var? Maymunun bunlara ve elektriğe ihtiyacı yok...»