Kitabın ilk başlarında "İsmet Özel böyle mi yazıyormuş, tavsiye edeceğim bir şiir kitabı değil." diyordum ta ki 1966'dan sonraki yazdığı şiirleri görene kadar. Evet, kabul edelim Özel'in üslubu biraz farklı, biraz (:
1966'dan sonraki kısmı kesinlikle tavsiye ediyorum. Ve o kısımlardan birkaç dizesiyle incelemeyi bitiriyorum.
"Ay vurunca çatlatır göğsümdeki mahşeri
Çünkü kavganın göbeğidir benim yerim."
"Güllerin bin yıllık mezarı bendedir."
"Sahibim Köroğlu'nun da sahibi değil mi?"
"Gözlerim nemli değil
Gözlerim namlu."
"Dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları"
"Adına yaşamak diyoruz
Düşmana inat bir gün fazla yaşamak."
"Kirpiklerimin ucundaki bulutlar"
"Kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir"
"Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak"
"Yaşamak
Bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere"
"Şimdi sana bakıyorum
Kalabalık gözlerin"
Bu kitaba başlarken biraz farklı duygular içindeydim. Geçen sene kendime bir şeyler inşa ettiğim bu zamanlarda yolum Filiz hocamla kesişti. Şimdi yanımda onun kitabı... Bu benim için mutluluk verici.
İstanbul'un karanlık, tekinsiz, tenha sokaklarında adaletin yerle yeksan olduğu bu yerde gizemli biri orataya çıkıyor. Ona göre herkes şeytan...
O, bir kahraman değil; o, bu kokuşmuş düzenin içinde ortaya çıkan soğuk bir gerçeklik. Ona göre herkes maskesinin ardına gizlenmiş bir şeytan.
"Kayıp Ada ve Şeytanları", bizi bu kaçışsızlığın tam kalbine, insanların kendi inşa ettiği o tekinsiz adalara hapsediyor. Gerilim burada bir süs değil; ensenizde hissettiğiniz o buz gibi namlu ucu kadar gerçek. Filiz Çiçek, şehirdeki o sahte parıltıyı söküp atıyor ve altındaki paslı, kanlı gerçeği önümüze koyuyor.
Eğer İstanbul’un bu karanlık yüzüyle, o tekinsiz tenhalarda yüzleşmeye cesaretin varsa; bu kitap senin için bir hikaye değil, sert bir uyarı. Işıklar söndüğünde ve o sessiz adımları duyduğunda, aslında kaçtığınız şeyin kendi yansımanız olduğunu anlayacaksınız.
AMAT SÖZLÜK
USKUNCA: Denizcilik terminolojisinde topun namlu içini temizlemek veya ateşlemek için kullanılan, ucu bezli uzun çubuk.
KAVELA: İki tahta parçayı birbirine tutturmaya yarayan, sert ağaçtan yapılan silindirik çivi veya zıvana.
YATAĞAN: Ucu aşağıya doğru eğri, tek ağızı keskin,genellikle 60-80 cm uzunluğunda özel bir Türk kılıcı veya pala türü.
FOGA: Toplara ateş verme komutu.
KARİNA: Teknelerin su altında kalan dış kısmını ifade eder.
( Latince "Sevilen" anlamına da gelir.)
BÖRK: Genellikle keçe,deri veya hayvan postundan yapılan, Türk tarihinde savaşçıların, soyluların ve yeniçerilerin kullandığı geleneksel bir başlık.
REDİNGOT: Genellikle dize kadar uzanan, beli oturan, arka kısmı yırtmaçlı ve çift sıra düğmeli resmi erkek ceket türü.
PORSUN: Gemilerin güverte işlerinden, halat,demir,filika ve güverte donanımlarının bakım,tutum ve işletilmasinden sorumlu kişi.
İnce Memed I
Dikenlidüzü’nün bereketsiz toprağında, Abdi Ağa’nın bitmek bilmeyen zulmü altında büyüyen bir çocuktur Memed. Çektiği çile ruhuna dar gelince, boyunduruk kabul etmeyip dağlara atar kendini. Toroslar’ın kayalıkları ona hem yurt hem de sırdaş olur; o artık haksızlığa karşı doğrulan bir namlu, bir eşkıyadır. Ağa ile olan bu kavgada hem anasını hem de sevdasını toprağa verir. İlk aşkı Hatçe önce iftira ile hapis hayatı yaşar sonrasında Memed ile kaçar ancak bir çatışma esnasında ölür. Anası da bu yaşananlara dayanamaz ve o da serinin birinci kısmında hayatını kaybeder. Ama ne jandarma ne de feleğin çarkı dize getirebilir Memedi. O artık köylünün sessiz duası, ağaların ise korkulu rüyasıdır. Kitap boyunca Memed'in küçüklükten gençliğe adım atmasını, bunu dağlarda bazen tek başına bazen eşkıya grupları ile ağlara ve onların uzantısı olan eşkiyalarla mücadelesini okuyacaksınız.
İnce Memed II
İlk kitapta Abdi Ağa’nın canını alıp öcünü almıştır almasına ama dağlar artık daha tehlikelidir. Eşkıya gezmekten bitap düşen, giyecek kıyafeti bile kalmayan Memed, bir lokma ekmek, bir yudum su için baba ocağına, Koca Osman’ın şefkatine sığınır. Ancak devir değişmiş, ağalar tükenmemiştir. Bu kez karşısında Ali Safa Beyler, toprak hırsıyla yanan Arif Saimler vardır. Halkın toprağı elinden alınırken Memed, sadece bir kaçak değil, bir kurtarıcıdır artık. Herkes onu ağalara karşı kullanıp, mazlumun yanında olmasını istemektedir. Hayatın içinde olduğu gibi ne kadar karanlık kötü şeyler varsa aşk da vardır. İşte Memed'de bu savaş içerisinde Seyran’a aşık olur ve bu aşk bir ışık gibi yayılır. Hayatındaki karanlığı dağıtır. Memed, Topal Ali ile el ele verip zulmün kalelerini bir bir yıkar; haksızlığa karşı kelimeleri savuran ustanın satırlarını ikinci kitapta da okumaya devam
İnce MemedYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 20182,253 okunma
" Sosyalistler için tek yol vardır. O yol, silahla değil, namlu ucuyla değil, mermi çekirdeği ile değil, düşünce ile inançla açılır." Herkesin okumasını tavsiye ederim.
Sándor Márai'nin "Mumlar Sonuna Kadar Yanar" eseri, sadece iki eski dostun yıllar sonraki yüzleşmesini anlatan bir roman değil; bencilliğin, aristokratik gururun ve insan psikolojisinin en karanlık köşelerinin kusursuz bir haritası.
Kitabı okurken dostluk sandığımız şeyin aslında ne kadar toksik olabileceğini dehşetle fark ediyorsunuz. General'in çocukluktan gelen sevgi açlığı, Konrad'ı bir birey olarak değil, kendi yalnızlığını dolduracak bir "obje" olarak görmesine sebep oluyor. Ona ne istediğini hiç sormadan, içindeki o kırılgan sanatçı ruhunu görmezden gelerek onu kendi ritüellerine, biniciliğe ve askeri kurallara hapsediyor. Konrad ise minnet duygusu ve gururu altında ezilerek kendi kimliğinden vazgeçiyor. Bu bir dostluk değil, aslında sessiz bir asimilasyon.
Ve tabii ki o kaçınılmaz ihanet... Konrad'ın içindeki o gizli sanatçıyı, o "gerçek" adamı gören tek kişi Krisztina oluyor. Generalin Krisztina'ya duyduğu sevgi ne kadar yüzeysel ve "şekilci" ise; Konrad ve Krisztina arasındaki bağ da bir o kadar tutkulu ve yıkıcı. Av günündeki o namlu, aslında sadece ihanetin değil, yıllarca süren bir "anlaşılmama" çığlığının da patlama noktası.
Yazarın asıl ustalığı ise "sessizliği" bir silah olarak kullanmasında yatıyor. General ihaneti öğrendiğinde bağırıp çağırmıyor; eşini 8 yıl boyunca o korkunç sessizliğin ve vicdan azabının içine hapsederek cezalandırıyor. 41 yıl boyunca sadece iki sorunun cevabını bekliyor. Şöminenin başında, bütün gerçeklerin yazılı olduğu o sarı günlüğü okumadan ateşe atması ise romanın zirve noktasıydı. Çünkü General biliyordu ki; bazen birinin suskunluğu, binlerce kelimeden daha net bir cevaptır. O günlüğü yakmak, hem bir aristokratın ölmüş eşinin mahremine duyduğu son saygı hem de "Ben cevabımı senin sessizliğinden çoktan aldım" deme