Nar Çiçekleri Barut KoktuğundaSamet Biricik
Merhaba arkadaşlar, nasılsınız? Bugün sizlere bittiğinde beni derin bir sessizliğe ve sorgulamaya iten, sıcacık ama bir o kadar da hüzünlü bir kitapla geldim: "Nar Çiçekleri Barut Koktuğunda".
Kitap bizi Afganistan’ın o yorgun, savaşla hırpalanmış topraklarına götürüyor. Ama buradaki asıl olay; o yangının tam ortasında kaderleri birbirine kördüğümlenmiş iki insanın hikâyesi. Merkezde Terzi İdris ve sessiz çığlığıyla içimizi yakan Leyla var. Onları birbirinden ayrı düşünmek imkânsız; çünkü acıları da, yıllar süren o devasa bekleyişleri de tamamen iç içe geçmiş durumda. Öyle ki yaşamaya, nefes almaya çalışırken bile yüreklerindeki sevda ateşi hiç sönmüyor. Savaşın getirdiği acımasız kadere bir şekilde boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Kimisi mecburiyetten başka bir yuva kuruyor, kimisi mücadele ediyor, kimisi acılarla yoğrulurken kimisi bu yükün altında kalıyor... Fakat tek bir gerçek var ki, o da aralarındaki aşkın her şeye rağmen devam etmesi.
İdris dikiş dikerken iğnesinin ucuyla adeta aşkı, sabrı ve yaşanmamışlıkları ilmek ilmek işliyor. Gelecek güzel günlere olan inancını korumasındaki yegâne yoldaşı ise mesleği. Öyle ki, sevdası uğruna her şeyi geride bırakıp sıfırdan başlamak zorunda kaldığında bile ona sadece elleri ve zanaatı yoldaşlık ediyor. Gittiği yabancı yerde, o efsunlu elleri sayesinde kendine yeni bir hayat kurmayı başarıyor.
Ancak bir gün hasreti galip geliyor ve yeniden sevdiğine kavuşmak için yollara düşüyor. İşte tam bu noktada hayat onu hiç beklemediği bir yerden vuruyor; çünkü döndüğü yer, arkasında bıraktığı gibi değil... Attığı her adımda sadece acı, gözyaşı ve barut kokusu var. Bu iki yaralı kalp, aslında sadece birbirlerini değil; savaşın paramparça ettiği hayatlarını ve bir türlü dikiş tutturamadıkları kaderlerini
Füruzan, 'sevgi'nin tek itici güç olduğunu, çağımızda giderek yiten bu değerin vurgununa uğramış kişilerden örnekler vererek, yeniden kanıtlamaya çalışıyor. Berlin'in Nar Çiçeği, tüm horlanmalara karşın yaşamaya inançlarını yitirmemişleri tanıtıyor bize.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Nar Çiçekleri, okurunu ilk sayfadan itibaren “hikâye anlatmaktan çok bir hafıza kurma” hissine sürükleyen bir metin gibi. Kitap, klasik anlamda olay örgüsünden çok bir duygu akışıyla ilerliyor.
En çarpıcı tarafı, anlatının sürekli bir “yarım kalmışlık” hissi taşıması. Karakterler tam olarak tamamlanmıyor, cümleler bazen bilerek eksik bırakılıyor gibi. Bu da okura şunu hissettiriyor: burada anlatılan şey bir kurgu değil, yaşanmışlığın kendisi. Nar çiçekleri de tam bu yüzden bir sembole dönüşüyor; hem güzelliği hem de kırılganlığı aynı anda taşıyan bir imge gibi.
Kitap ilerledikçe dilin şiirselliği daha da baskın hale geliyor. Uzun betimlemeler bile yorucu değil; aksine bir tür iç monoloğa dönüşüyor. Sanki karakterler konuşmuyor da içlerinden geçenleri doğrudan bize fısıldıyor. Bu da okuma deneyimini daha “edebi bir yolculuk” haline getiriyor.
Nar Çiçekleri, hızlı okunup bitirilecek bir hikâye değil; ağır ağır sindirilen, hatta zaman zaman geri dönüp tekrar bakma ihtiyacı hissettiren bir metin.
Bence bu kitabın en etkileyici yanı şu: Okuduktan sonra bitmiyor. İçinde kalıyor. Çünkü geride “bitmiş bir kitap” değil, zihinde devam eden bir ses kalıyor. Bazı cümleler zihninde dönmeye devam ediyor ve fark ediyorsun ki aslında sen kitabı okumadın, kitap seni biraz değiştirdi.
Caner’den Bir Bakış !
Duyguyu onu meydana getiren gerilim hattında tutmayı başaran, bu anlamıyla da susulması gereken her şeyi susmayı başaran Füruzan. Onu Türk edebiyatının kraliçesi ilan edişimiz boşuna değildir.
"İnsanoğlunu ölümsüz kılan tek şey sevgidir değil mi? Sevgiyi tanımamışsak onurlu olmayı da bilemeyiz."
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Berlin'e yapılan gözlerle Türkiye'den ve diğer güney ülkelerinden birçok işçi göçmen yerleşmiştir. İkiye bölünmüş bir Almanya'da yaşlı hanfendi Frau Lemmer Berlin'in göç almış bir bölgesinde tek başına yaşamaktadır. Eşi savaştayken çocuklarına hem annelik hem babalık yapmış Frau Lemmer savaş sonrası geri dönen eşi vefat edince ve çocukları da onu yalnız bırakınca yabancıların arasında tek başına yaşamak zorunda kalmıştır.
Hayattan ümidi kesmiş, eski günleri özleyen, savaşın travmalarını henüz atlatamamış bu yaşlı bayan kimseyle iletişim kurmayıp, onunla sohbet etmeye çalışan Nazi yanlısı kapıcıdan kaçmaya çalışmaktadır. Severek dinlediği tek komşusu da vefat edince daha da karamsar bir ruha bürünmüştür. Fakat ölen komşunun yerine taşınan yeni Türk ailesi fark etmeden Frau Lemmer'in hayata yeniden tutunmasını sağlayacaktır. Frau Lemmer'in kuşu Sarah'ın hasta olması bu aile ile bağlarını başlatacak ve her ilerleyen günlerde birbirlerini sevmeye başlamasına yardımcı olacaktır. Küçük bebek Ümmühan ise Nar Çiçeği olarak Frau Lemmer'in torunu olmuştur artık.
Kitapta ön planda bir yalnızlık anlatılırken arka planda ise Almanya'ya göç eden ailenin çektiği zorluklar, Almanlar tarafından dışlanmış olması, savaşın kötü yanları, savaş bitse de devam eden ırkçılık, ön yargıların kırılması ve hiç beklenmeyen bir mutluluk anlatılıyor. İnsanların değişimi, ekonomik etkiler, alışveriş çılgınlığı, genleşme merakı da yine yan konular arasında yer alıyor.
Anlatılan hikaye aslında çok iyi, bir film olsa ödül alacak nitelikte, hatta biraz daha dram katılabilir ve yaşanan ırkçılık boyutu daha belirgin işlenebilirdi bence. Yazar bunu çok daha güzel bir
Mehmed Uzun - Nar Çiçekleri Kürtlerin sürgünle, dille ve hafızayla kurduğu kırık ilişkinin romanıdır. Bu metinde Kürtler bir “sorun” olarak değil, bastırılmış ama silinmemiş bir tarih olarak anlatılır. Yasaklanan dil, parçalanan coğrafya ve suskunlukla taşınan acı, romanın asıl merkezidir. Nar çiçeği, Kürtler gibi kısa süre açan ama her defasında yeniden filizlenen bir varoluşu simgeler. Mehmed Uzun , yüksek sesle konuşmaz; unutuşa karşı yazar ve Kürtlerin en büyük direnişinin hatırlamak olduğunu gösterir.
Kürtler gibi bir çok ulusun, halkın, dilin ve kültüründe bir zamanlar bastırılmaya çalışıldığını lakin Musa Anter gibi Kürt-Türk kardeşliğini savunan sanatçılar, yazarlar ve aydınların bir zamanlar mücadele ettiğini ve hala edeceğini ifade ediyor. Dediği gibi; “Türkiye’de Kürtler anadilinde eğitim, kimlik, hak ve hukukları verilmezse. Tek dil tek millet tek ulus olarak devam ederse hiçbir zaman demokrasi ülkesi olamaz.” Aslında doğru, çünkü bu ülke çok dilli bir ülke, Türk ve Kürtten ziyade, Arap, Çeçen, Laz, Çerkez gibi vatandaşlarında olduğunu hepimiz biliyoruz. Neyse uzatmayayım, Mehmed Uzun ülkemizde, ülkesinde barışın ve egemenliğin olmasını isterdi. Sürgün hayatı yaşadı ve sürgünde öldü, sürgün her yerde yalnızdır.