Güç, Servet ve Mahremiyet: Küresel Siyaset Sosyolojisinde Nüfuz Ticareti ve Akraba Kayırmacılığı İnsanlık tarihi, gücün doğası ile o gücü elinde bulunduran odakların mülkiyet ilişkileri arasındaki gerilimin tarihidir. Güç, yapısı gereği merkezîleşme ve etrafında korunaklı bir elit tabaka yaratma eğilimindedir. Siyasi otoritenin, toplumsal kaynakları dağıtma yetkisini elinde bulundurması, iktidar sahiplerinin yakın çevreleri, hısımları ve çocukları için her dönemde doğal bir ekonomik cazibe merkezi doğurmuştur. Farklı coğrafyalarda, değişen rejimlerde ve hatta yüzyıllar arasında bile bu temel rasyonalite değişmemiştir. Doğu’dan Batı’ya, gelişmekte olan demokrasilerden kurumsallaşmasını tamamladığını iddia eden modern devletlere kadar, "güce yakın olanın kaynaktan pay alması" olgusu evrensel bir insan tabiatı ve sistem zaafı olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin yüz yıllık siyasi geçmişinden modern Amerikan demokrasisinin güncel krizlerine kadar uzanan süreç, bu evrensel kuralın yapısal mekanizmalarını incelemek adına zengin bir zemin sunmaktadır. Kamusal figürlerin ve onların ailelerinin özel hayat sınırları, demokratik ve hukuki toplumlarda sıradan vatandaşlara kıyasla her zaman daha esnek bir zeminde tartışılmıştır. Siyasetçilerin, üst düzey yöneticilerin veya popüler kültür ikonlarının attığı adımlar, şeffaflık ilkesi gereği kamuoyunun incelemesine ve eleştirisine açıktır. Ancak bu esneklik, bireysel mahremiyet haklarının tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Bireylerin rızaya dayalı özel yaşam tercihleri, cinsel yönelimleri veya sağlık durumları, toplumsal bir zarara ya da kamusal bir suç unsuruna yol açmadığı müddetçe en temel insan haklarından biri olan özel hayatın gizliliği kapsamında korunmalıdır. Dijital çağın getirdiği dönüşümle birlikte,
Sosyoloji
İTHAF Bu Novella; karne parası, odun ve kömür parası için utandırılan; M.E.B. onaylı ders kitapları okul çantasındayken "yardımcı kaynak" kılıfıyla sunulan o derginin ücretini ödeyemediği için velisi ile öğretmeni arasında ezilen, utancından sıranın altına giren dünün talebelerine; Masasının başköşesinden eksik etmediği bir metrelik cetveli asıl amacının dışında kullanan sözde öğretmenlere; minicik yüreklerin aynasına salya saçarak bağıranlara; o küçücük parmak uçlarını birleştirip titreyerek uzatanlara, uçlarına kâh cetvelle kâh sopayla at nalı çakarcasına vuran "öğretmeyenlere"; Elin çocuklarına bak, el gün ne der, adam ol!" denilerek her fırsatta azarlanan; "Acaba kızarlar mı?" kaygısıyla acıktığını, susadığını dahi söyleyemeyen o çekingen kalplere; Ve rengârenk bisikletlere, bisikletçi dükkânlarının önünde sarı sıcağın altında saatlerce bakan, onlara dokunmaya bile korkan çocukluğunun elinin bırakamayanlara; Bugün Nöropsikiyatrik sendromların sancılarını çeken, nasıl düşüneceği öğretilen dünün ve bugünün tüm çocuklarına atfen... Ucu kör ve kırık bir kurşun kalemle yazılmıştır. Can Bayındır; çocukluğun kuytu köşelerinde saklı kalan travmaların, yetişkinlik hayatındaki Nöropsikiyatrik izdüşümlerini takip ediyor. Toplumun ve eğitim sisteminin “adam etme” adı altında bıraktığı kalıcı izleri, sarsıcı bir dürüstlükle ele alan yazar; susturulmuş bir neslin kolektif hafızasını kayıt altına alıyor. Bu eserinde, geçmişin bugünü nasıl yönettiğini sorgularken; okuru, kendi çocukluk yaralarıyla cesur bir hesaplaşmaya sürüklüyor.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Her haltı kafama takmadan yaşadığım bir hayat nasıl olurdu acaba?
AYNADAKİ YABANCI
Değer görmek ne güzel şey... Bu hissi hiç tatmamış bir insan bile, sevilenleri izleyerek onun güzelliğini içten içe sezer. Fakat bu izleyiş, zamanla acıtıcı bir kıyaslamaya dönüşür. İnsan imrenerek sormadan edemez: "Benim ne eksiğim var? Yanlışı nerede yapıyorum, onlar hangi doğruyu yapıyor?" Peki, sevilmek bir doğru-yanlış meselesi midir? Kusuru hep kendimizde aramak ne kadar adil? Belki de sorun bizim eksikliğimiz değil, sadece dilimizi henüz hiçbir kalbin bilmemesidir. Unutmamalı; insanın değeri başkalarının sevgisiyle değil, kendi yalnızlığına nasıl sarıldığıyla ölçülür.
Duygu ve Düşünce
"Herkes Biraz Pavlov'un İtidir.."
Bende agorafobi oluştuğunda şunu fark ettim: mesele sadece korku değildi. Daha derinde, kendimi yavaş yavaş bir şeye alıştırmış, sonra da o alışkanlığın içinde sıkışıp kalmıştım. Dışarı çıkmak bir tehdit gibi gelmeye başlamıştı. Oysa tehdit dediğim şeyin çoğu, zihnimde tekrar tekrar öğrettiğim bir şeydi. Sonra aklıma Ivan Pavlov geldi. Hani şu köpekli deney… zil çalıyor, yemek geliyor, bir süre sonra zil tek başına bile bedeni harekete geçiriyor. Basit bir refleks gibi anlatılır hep. Ama ben o noktada şunu düşündüm: İnsan dediğimiz şey de bundan ne kadar uzak? Dışarı çıkmak bir seçim gibi değil, bir eşik gibi görünmeye başlamış.O eşiğin her seferinde biraz daha büyüdüğünü fark etmemişim. Zihin, kendini koruduğunu sanırken aslında daraltmayı öğrenmiş. Ivan Pavlov’un köpeği zil çalınca nasıl tepki veriyorsa, ben de bazı düşüncelerin, bazı ihtimallerin, bazı “ya olursa” ların içinde aynı döngüyü yaşamaya başlamışım. Zil meğerse dışarıdan değil, içeriden çalmış. Herkes biraz Pavlov’un köpeği aslında. Sadece herkesin zili farklı. Kiminin telefonu, kiminin bir bakış, kiminin kalabalık bir sokak, kiminin yalnızlık hissi… Ama asıl mesele şu: Köpek zil çaldığında sadece tepki verir. İnsan ise bir an durup şunu fark edebilir: “Ben bunu neden böyle öğrendim?” Agorafobi dediğim şey de tam burada bir şeye dönüşüyor. Sadece bir korku değil, öğrenilmiş bir senaryo. Ve her öğrenilmiş şey gibi, yeniden yazılabilir. Belki de mesele dışarı çıkmak değil sadece. Belki mesele, zihnimde kurduğum o görünmez bağlantıları çözebilmek. Çünkü bazen en büyük mesafe, evle sokak arasında değil; insanın kendi içinde kurduğu şartlanmalar arasında oluyor.
03.40
Bu aralar hayat şöyle hissetiriyor; "Nasıl bir his biliyor musun ? Oda çok geniş ama sığamıyorsun, bak kapı orda ama çıkamıyorsun, pencere açık ama nefes alamıyorsun..”
Alıntı