Bende agorafobi oluştuğunda şunu fark ettim: mesele sadece korku değildi. Daha derinde, kendimi yavaş yavaş bir şeye alıştırmış, sonra da o alışkanlığın içinde sıkışıp kalmıştım. Dışarı çıkmak bir tehdit gibi gelmeye başlamıştı. Oysa tehdit dediğim şeyin çoğu, zihnimde tekrar tekrar öğrettiğim bir şeydi.
Sonra aklıma Ivan Pavlov geldi. Hani şu köpekli deney… zil çalıyor, yemek geliyor, bir süre sonra zil tek başına bile bedeni harekete geçiriyor. Basit bir refleks gibi anlatılır hep. Ama ben o noktada şunu düşündüm: İnsan dediğimiz şey de bundan ne kadar uzak?
Dışarı çıkmak bir seçim gibi değil, bir eşik gibi görünmeye başlamış.O eşiğin her seferinde biraz daha büyüdüğünü fark etmemişim. Zihin, kendini koruduğunu sanırken aslında daraltmayı öğrenmiş.
Ivan Pavlov’un köpeği zil çalınca nasıl tepki veriyorsa, ben de bazı düşüncelerin, bazı ihtimallerin, bazı “ya olursa” ların içinde aynı döngüyü yaşamaya başlamışım. Zil meğerse dışarıdan değil, içeriden çalmış.
Herkes biraz Pavlov’un köpeği aslında. Sadece herkesin zili farklı. Kiminin telefonu, kiminin bir bakış, kiminin kalabalık bir sokak, kiminin yalnızlık hissi…
Ama asıl mesele şu: Köpek zil çaldığında sadece tepki verir. İnsan ise bir an durup şunu fark edebilir: “Ben bunu neden böyle öğrendim?”
Agorafobi dediğim şey de tam burada bir şeye dönüşüyor. Sadece bir korku değil, öğrenilmiş bir senaryo. Ve her öğrenilmiş şey gibi, yeniden yazılabilir.
Belki de mesele dışarı çıkmak değil sadece. Belki mesele, zihnimde kurduğum o görünmez bağlantıları çözebilmek. Çünkü bazen en büyük mesafe, evle sokak arasında değil; insanın kendi içinde kurduğu şartlanmalar arasında oluyor.