Doğrusunu istersen, insanlarla temas etmenin hemen her zaman bazı bedelleri oluyor. Iki insan bir araya geldiğinde ilk olarak atılabilecek en büyük kazığı atıyor ve "Nasılsın?" diye soruyor örneğin. Ne bileyim ben nasılım? Düşünsen çıldırırsın. Çok düşünmemeye çalışıyorum. Bir noktada şimdiki halimden çok daha iyi olacağıma eminim. Fakat bu henüz gerçekleşmedi Osman.
....O asla kedi yavrusu şeklindeki tek parmaklı bir eldiven
takmaz ya da bebe yakalı bir elbise giymezdi. Elbisenden hoşlanmazsa asla, elbisene bayıldım, demezdi.
Seni asla umursamıyorsa,
nasılsın, diye sormazdı.
Asla parfüm gibi kokan bir lavantalı çörek yemez ya da çörek gibi kokmasını sağlayan bir
parfüm sıkmazdı.
Kozmetik amaçla dudak nemlendiricisi sürmezdi. Dudakları gerçekten ciddi bir biçimde çatlamadan asla sürmezdi.
Dudakları o durumda olsa bile parlak mavi kırmızı renkli adı
“Bayan Tehlike” olan rujunu sürerdi, ancak ben bir keresinde aynı ruju sürmeye kalktığımda bana deliymişim gibi bakmıştı. Parfümü yağmur gibi kokuyordu..
Merhaba Osman, nasılsın? Geçenlerde bir arkadaşım görmüş seni, bakkaldan sigara alıyormuşsun. Söylediğine göre sefil bir haldeymişsin. O kadarcık sürede sefaletini nasıl sezdi bilemiyorum tabii de doğrusunu istersen hoşuma gitti. Yani elbette iyi ve mutlu olmanı istiyorum ama aynı zamanda sürünmeni ve bensiz perişan olmanı da istiyorum.