Trump, kariyeri boyunca sadakate çok önem verdiğini söylese de, sıkıştığı veya faturanın bizzat kendi koltuğuna kesileceğini anladığı an en yakınındakileri bile tek bir hamleyle otobüsün altına atmakta asla tereddüt etmez. Şu an yürürlüğe giren bu sarsıcı ABD-İran mutabakatının ardından, ulus-ötesi sermayenin ve lobilerin (AIPAC, askeri-endüstriyel kompleks) intikam dalgası büyürken, Trump’ın iktidarda kalmak ve o faturayı ödememek için kendi ekibinden kurban edebileceği en potansiyel iki ismi masaya koyalım: Potansiyel Kurban: Jared Kushner veya Steve Witkoff (Özel Temsilciler) İsrail basınının (Kanal 14 vb.) bu mutabakatın ardından bizzat Trump'ın bu iki kritik müzakerecisini hedef aldığını gördük. İsrail sağı, Kushner ve Witkoff için "Kardeşlerini sattılar, ezikler" diyerek topyekun bir yıpratma kampanyası başlattı. Neden Kurban Edilebilirler? Eğer İsrail, Trump’ın Kanal 14’te verdiği "küçük çaplı nükleer saldırı" vizesini aşar ve bölgede kontrolsüz, petrol fiyatlarını fırlatacak büyük bir savaş çıkarırsa, Trump kendi imzaladığı Versay Mutabakatı'nın çöküş faturasını bu iki isme kesebilir. "Beni yanlış yönlendirdiler, masayı kötü kurmuşlar" diyerek Kushner veya Witkoff'u diplomatik sahada anında kurban edip lobilerin gazını alabilir. Büyük Risk: JD Vance (Başkan Yardımcısı) Sermaye ile Çatışma: Vance, "Yeni Sağ" doktrininin ideolojik motorudur ve bu İran mutabakatının arkasındaki asıl akıldır. Daha dün İsrail kabinesine "Uyanın ve realiteyi görün, Trump dışında müttefikiniz yok" diyerek çok sert meydan okudu. Yani lobilerle köprüleri tamamen attı. Kurban Mekanizması: Yahudi sermayesi ve Wall Street, Trump’a karşı finansal ve medyatik ablukayı ağırlaştırdığında, Trump yaklaşan kongre seçimlerini veya kendi geleceğini kurtarmak için suçu tamamen ideolojik
Siyaset
Ermenistan, 2020 Dağlık Karabağ Savaşı sonrasında en büyük güvenlik garantörü olan Rusya'nın Ukrayna savaşı nedeniyle lojistik ve siyasi olarak devre dışı kalmasıyla büyük bir tedarik krizi yaşadı. Hindistan bu noktada Ermenistan için adeta bir can simidi oldu: Sistem Uyumluluğu: Hindistan ve Ermenistan ordularının her ikisi de tarihsel olarak Sovyet/Rus askeri ekolünden geldiği için, Ermenistan'ın Hint yapımı silahları (Swathi radarları, Pinaka roketleri vb.) kendi envanterine entegre etmesi ve askerlerini eğitmesi çok hızlı oldu. Su-30MKI Hamlesi: Ermenistan'ın Hindistan'dan Su-30MKI savaş uçakları tedarik etmek istemesi tesadüf değildir. Hindistan, dünyada bu Rus menşeli uçakları kendi yerli aviyonikleri, radarları ve "BrahMos" gibi füzeleriyle modernize edip üreten en deneyimli ülkedir. Bu, Ermenistan'ın Rus teknolojisinden kopmadan Batı/Asya standartlarında modernize olmasını sağlıyor. Ankara, İslamabad ve Bakü arasındaki askeri ittifak, Hindistan için Keşmir konusunda doğrudan bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Pakistan'ın Dağlık Karabağ'da Azerbaycan'a aktif askeri destek vermesi ve karşılığında Azerbaycan'ın Keşmir meselesinde Pakistan tezlerini savunması, Yeni Delhi'yi karşı hamle yapmaya zorladı. Azerbaycan'ın Pakistan'dan Çin-Pakistan ortak yapımı JF-17 Blok III savaş uçakları satın almasına karşılık, Hindistan'ın Ermenistan'a Akash hava savunma füze sistemleri ve anti-drone sistemleri vermesi, Kafkasya'daki askeri güç dengesini yeniden kurma çabasıdır. Hindistan, geleneksel olarak kendi yakın çevresine (Güney Asya ve Hint Okyanusu) odaklanan bir güçken, Ermenistan ittifakı sayesinde ilk kez Avrasya ve Güney Kafkasya kalbinde kalıcı bir jeostratejik dayanak noktası elde etmiştir. Ermenistan, Hindistan'ın savunma sanayisi için sadece bir müttefik değil,
1000Kitap
Reklam
Küresel sermaye, istihbarat örgütleri (CIA, KGB, MI6, BND, MİT... vb.) ve lobiler; Trump gibi günübirlik, pragmatik ve tüccar kafasıyla hareket eden bir liderin adımlarını öngörmek ve onu kendi çıkarlarına göre yönlendirmek için "arka plan formülleri, gizli ajandalar ve yeni stratejik oyunlar" geliştiriyorlar.
İstihbarat
Trump ve Vance’in Amerikan iç kamuoyuna satmaya çalıştığı o "Biz dünyadan çekiliyoruz, Amerikan parasını ve askerini koruyoruz" (Deep USA) vizyonunun Suriye ayağı tam olarak budur: Trump, bir tüccar mantığıyla bakıyor: Ortadoğu’da Hizbullah’a karşı askeri bir maliyet üstlenmek veya İsrail’in tüm bölgeyi ateşe veren operasyonlarını finanse etmek yerine, bu işi "bölgenin yeni aktörüne" ihale etmek istiyor. "Biz Erdoğan’la birlikte oraya koyduk, istediğim her şeyi korudu" itirafı, ABD’nin Suriye’deki yeni yönetime (Ahmed Şara’ya) biçtiği "ileri karakol" veya "bekçi" rolünün çok net bir kanıtıdır. Washington, Suriye'yi Rusya ve İran ekseninden tamamen koparıp, onu bölgede anti-İran/anti-Hizbullah bir bariyer olarak konumlandırmaya çalışıyor. Şam yönetiminin, Trump’ın "Hizbullah'la savaş" davetine anında "Askeri müdahale düşünmüyoruz, bizim önceliğimiz sınır güvenliği ve kurumların inşası" diyerek fren yapması, çok zekice bir rasyonel devlet refleksidir. Şara ve ekibi, Trump’ın kendilerini Lübnan bataklığına bir "taşeron" olarak sürmek istediğini çok iyi görüyor. Suriye, henüz iç savaştan yeni çıkmış, ülkeyi yeni toparlamaya çalışan bir yapı olarak, İsrail ve İran’ın (Hizbullah’ın) Lübnan’daki o ölümcül vekalet savaşına askeri olarak bodoslama dalarsa, kendi kırılgan statüsünü de havaya uçuracağını biliyor. Suriye’nin yaptığı şey, sahada Hizbullah’ın lojistik ve kaçakçılık hatlarını keserek zaten Washington ve Ankara’ya bir "iyi niyet/güvenlik" mesajı vermek; ama işi resmi bir askeri işgale/müdahaleye dökerek kendisini ABD’nin Ortadoğu’daki fedaisi konumuna düşürmemektir. Trump’ın Şara’yı Beyaz Saray’a, G7 Zirvesi’ne ve Ankara’daki NATO Zirvesi’ne davet etmesi, uluslararası sistemin "Kullanışlı müttefikleri nasıl ödüllendirdiğinin" turnusol kağıdıdır. Daha düne kadar
Siyaset
Erken Cumhuriyet rejimi döneminin ulus-devlet inşa süreçlerindeki milletleri homojenleştirme pratikleri, uzun yıllar süren kültürel inkâr politikaları ve özellikle 1984 sonrasındaki sıcak çatışma sarmalı, tüm devlet mekanizmasının tek bir amaca kilitlendiği bir "beka" anlatısını çok güçlü şekilde besledi. Cumhuriyet elitlerinin en büyük yapısal korkusu, ülkede bir sosyalist devrim olmasıydı. Erken Cumhuriyet'in temel iktisadi misyonu bir "milli burjuvazi" yaratmaktı. Bunun ana yakıtı da 1915 tehciri ve 1923 mübadelesinden kalan gayrimüslim mülkleriydi (Emval-i Metruke). 1942'deki Varlık Vergisi de bu sermaye transferinin zirve noktasıydı. Eğer Türkiye Sovyet blokuna dahil olsaydı ya da içeride bir sosyalist dönüşüm yaşansaydı, özel mülkiyet tasfiye edilecek, kamulaştırma yapılacak ve o mülklerin üzerine oturan yeni zengin yerli burjuvazi yok olacaktı. Dolayısıyla antikomünizm, vatan savunmasından ziyade bir sınıfsal mülkiyet savunmasıydı. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı boyunca izlediği "aktif tarafsızlık" politikasının Nazi Almanyası ile olan ekonomik ve diplomatik işbirliği boyutu tarihsel bir vakadır. Krom Ticareti ve 1941 Paktı: Türkiye, Nazi Almanyası'nın savaş sanayisi için hayati olan kromu Almanya'ya satmaya devam etti (Clodius Anlaşması). Hatta Barbarossa Harekatı'ndan sadece birkaç gün önce, 18 Haziran 1941'de Berlin ile bir Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imzaladı. 1936 Montrö ve Sovyet Desteği: Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov’un Montrö’de Türkiye’ye verdiği destek hayatiydi. Çünkü Moskova, İngiliz ve Fransız donanmalarının Karadeniz’e serbestçe girmesini engellemek için Boğazlar kontrolünün (uluslararası bir komisyonda kalmasındansa) Türkiye’ye verilmesini kendi güvenliği için daha doğru buluyordu. Selim Sarper’in o meşhur 7 Haziran 1945 Moskova
Tarih
Türk Dış Politikasının Sınırları
Sürdürülebilir Muğlaklığın Jeopolitiği: 2026 ABD-İran Krizi ve Ankara NATO Zirvesi Ekseninde Türk Dış Politikasının Sınırları Bu makale, 2026 yılının ilk yarısında küresel ve bölgesel düzeyde yaşanan şok dalgalarını, makroekonomik bilanço yanılsamaları ve "transaksiyonel jeopolitik" kuramı çerçevesinde incelemektedir. 28 Şubat 2026’da patlak veren ABD-İran savaşı, ardından gelen 7-8 Nisan 2026 ateşkesi ve 19 Haziran 2026’da imzalanması planlanan Cenevre Mutabakat Muhtırası (MOU), küresel jandarmalık rolünün sınırlarını netleştirmiştir. Çalışma, iktisadi sefalet içindeki bir aktörün (İran) asimetrik zafer kazanabileceğini, dünyanın en borçlu süper gücünün (ABD) ise borcu bir kaldıraç olarak kullanabileceğini tarihsel analojilerle (Osmanlı İmparatorluğu ve 16. yüzyıl İspanyası) ortaya koymaktadır. Bu küresel kırılma zemininde, 7-8 Temmuz 2026 Ankara NATO Zirvesi arifesinde Türkiye’nin "vazgeçilmez müttefik" statüsünden "kaçınılmaz ortak" konumuna geçişi ve "ipte yürüyen cambaz" metaforu üzerinden taktiksel deha ile stratejik atalet arasındaki denge tartışılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Transaksiyonel NATO, Stratejik Muğlaklık, 2026 Ankara Zirvesi, Kaçınılmaz Ortak, Yapıcı Muğlaklık. 1. Giriş ve Kuramsal Çerçeve: Bilanço Yanılsaması ve Gücün Yeniden Tanımlanması Uluslararası ilişkiler literatüründe liberal ve neorealist kuramlar, bir aktörün jeopolitik kapasitesini çoğunlukla makroekonomik rasyonalite, bütçe dengeleri ve "kusursuz bilançolar" üzerinden okuma eğilimindedir. Oysa 2026 yılının ilk yarısında küresel sistemde yaşanan asimetrik kırılmalar, bu doğrusal korelasyonun teorik bir kör nokta barındırdığını kanıtlamıştır. 21. yüzyıl jeopolitiğinde güç; kusursuz verilere sahip olmakla değil, mevcut yapısal zayıflıkları (kronik enflasyon, vekil güç yıkımı veya devasa
Siyaset
Reklam
Reklam