necip fazıl’ın düşünce dünyasını ve şiirlerinin arkasındaki ruh halini anlamak isteyenler için "o ve ben" oldukça önemli bir eser. kitap, sadece bir hayat hikâyesi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda uzun yıllar süren bir arayışın, iç hesaplaşmanın ve manevi dönüşümün izlerini de okuyucuya sunuyor.
eserin ilk bölümlerinde yazarın çocukluk ve gençlik yıllarına tanıklık ediyoruz. başarılı, zeki fakat iç huzurunu bulamamış bir insanın yaşadığı bunalımlar, korkular ve anlam arayışları samimi bir şekilde aktarılmış. bu kısımlar, necip fazıl’ın sonraki yıllarda neden farklı bir düşünce çizgisine yöneldiğini anlamak açısından oldukça değerli.
kitabın merkezinde ise abdülhakim arvasi ile tanışmasının ardından yaşadığı büyük değişim yer alıyor. yazar, bu karşılaşmayı hayatının dönüm noktası olarak görüyor ve sonrasında yaşadığı manevi süreci tüm açıklığıyla anlatıyor. okurken yalnızca bir kişinin hayatına değil, aynı zamanda insanın kendini bulma çabasına da tanıklık etmiş oluyorsunuz.
necip fazıl’ın güçlü dili ve etkileyici anlatımı kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri. bazı bölümlerde yoğun bir düşünce dünyasıyla karşılaşılsa da eser genel olarak akıcı ilerliyor. özellikle yazarın kendi kusurlarını, hatalarını ve iç çatışmalarını gizlemeden anlatması kitaba ayrı bir samimiyet kazandırıyor.
bence "o ve ben", necip fazıl’ı sadece bir şair olarak değil, bir insan olarak da tanımak isteyenlerin mutlaka okuması gereken eserlerden biri. onun şiirlerindeki derinliği ve fikir dünyasındaki dönüşümü daha iyi kavrayabilmek için güzel bir başlangıç niteliği taşıyor.
O ve BenNecip Fazıl Kısakürek · Büyük Doğu Yayınları · 202110bin okunma
şehir bazen bir taşın susuşudur; bazen paslı bir çeşmenin alnında kuruyan dua. mustafa kutlu bu kitapta istanbul’u anlatmıyor yalnızca, onu yavaş yavaş kaybeden insanın içindeki kırılmayı da yokluyor. her satırda eski bir konağın sökülmüş kapısı, göğe uzanamadan kesilmiş bir çınar gölgesi, ezanla tramvay gürültüsü arasında sıkışmış bir medeniyet nefesi dolaşıyor. insan okurken bir şehrin asfalt altında kalan kalbini işitiyor sanki.
metinler gazete sütunlarından çıkıp gelmiş olsa da kuru bir köşe yazısı sertliğine düşmüyor hiçbir yerde. aksine; kahvehane buğusuna, mezarlık sessizliğine, cami avlusunda unutulmuş güvercin tedirginliğine bulanmış bir hatırat gibi akıyor. kutlu bazen bir sokağın kıvrımında durup geçmişe bakıyor, bazen de bugünün hoyratlığına ince bir sitem bırakıyor. fakat bu öfke bağıran bir öfke değil; sevdiği bir yüzün değişmesine içerleyen yaşlı bir dost hüznü.
kitabın asıl ağırlığı istanbul’da toplanıyor. sur diplerinden boğaz yamaçlarına kadar şehir, taş ve insan arasında kurulmuş eski bir ahdin enkazı gibi duruyor sayfalarda. bursa’nın içli gölgeleri, edirne’nin yorgun kubbeleri de geçiyor aradan; ama en çok istanbul konuşuyor. konuşurken de yalnız mimarisini değil, kaybolan terbiyesini, inceliğini, sesini anlatıyor.
yer yer metinlerin içinde eski zamanlara fazla yaslanan bir bakış hissediliyor elbette. yeniliğe karşı kuşkulu duran, geçmişin gölgesinde soluklanan bir tarafı var yazarın. ama belki de bu yüzden satırlar böylesine iç burkuyor. çünkü insan, hızla betonlaşan dünyada bir medeniyetin toprağa gömülüşünü izleyenlerin sesini duyuyor onda.
kitabı bitirince zihinde büyük cümleler kalmıyor belki; fakat akşamüstü ışığında sessizleşen bir istanbul silueti kalıyor. eski bir sebilin taşına sinmiş serinlik, yosun kokulu bir yokuş, uzaktan gelen
Şehir MektuplarıMustafa Kutlu · Dergah Yayınları · 2012596 okunma
falih rıfkı atay’ın kaleminden dökülen “zeytindağı”, yalnızca bir hatırat yahut bir harp anlatısı değildir; o, çöle gömülmüş yüz binlerce isimsiz insanın suskun mezar taşları arasında yankılanan büyük bir medeniyet ağıtıdır. kitabın her satırında, güneşin altında kavrulan yalnız bedenler değil; aynı zamanda inancı, sadakati ve kudreti çatırdayan bir imparatorluğun ruhu yürür. insan okudukça bir devrin nasıl sessizce çürüdüğünü, ihtişamla yükselen yapıların nasıl içeriden çökerek kumlara karıştığını bütün dehşetiyle hisseder. çünkü burada anlatılan şey yalnız mağlubiyet değildir; burada anlatılan, kendi yükünün altında ezilen bir tarihin iç çekişidir.
atay’ın dili gösterişsiz görünmesine rağmen derinlerde insanın vicdanını kanatan bir keskinliğe sahiptir. cümleler süslü olmaktan ziyade hakikatin soğuk yüzünü taşır. öyle ki bazen bir asker nefesi kadar kısa bir ifade, sayfalarca tarih kitabının kuramayacağı ağırlığı okurun omuzlarına bırakır. hicaz çöllerinde kaybolan neferlerin ardından duyulan o tarifsiz keder, insanın içine ağır ağır çöker. mezarı olmayan ölülerin acısı, kitabın her bölümünde görünmez bir hayalet gibi dolaşır. çünkü çölde ölüm bile unutulmaya mahkûmdur; kum, insanı yalnız örter değil, onu tarihin hafızasından da siler.
eser boyunca yalnız savaşın cephedeki yüzünü değil, savaşın insan ruhunda açtığı çürümeyi de görürüz. bir tarafta açlıkla boğuşan askerler, tifüsle kırılan bedenler, susuzluktan çatlayan dudaklar; diğer tarafta ise makam odalarında alınan hoyrat kararlar vardır. falih rıfkı, devlet mekanizmasının hantallığını, emirlerin ardındaki körlüğü ve bürokrasinin insan hayatını hiçe sayan tarafını büyük bir sükûnetle anlatırken aslında okurun vicdanına sessiz bir mahkeme kurar. kitap boyunca insan kendine istemsizce şu soruları sorar: bir
gece yarısı londra’nın ıssız yollarında, ay ışığının solgun rengine bürünmüş bir hayalet gibi beliriyor o beyazlı kadın. wilkie collins, yüzlerce sayfalık bir rüyanın içine hapsediyor bizi; her kelimesi mühürlü bir mektup, her sayfası gıcırdayan bir malikane kapısı. victoria devrinin o ağır ve mağrur havası, satır aralarından süzülen mürekkep kokusuna karışıyor. aslında anlatılan sadece bir miras kavgası değil; bir ruhun nasıl çalındığı ve bir kalbin nasıl parça parça edildiğinin hüzünlü senfonisi.
resim öğretmeni walter’ın fırçasından dökülen renkler, laura’nın hüzünlü bakışlarında can bulurken; gölgelerin arasında bir dev gibi yükselen kont fosco, zekasını bir zehir gibi akıtıyor damarlarımıza. marian ise bu karanlık masalın en dirençli yıldızı; eteklerine hapsedilmiş bir kadının, erkeklerin kurduğu bu hileli dünyada zekasıyla nasıl fırtınalar kopardığını izliyoruz. o, kardeşine adanmış bir ömür, feda edilmiş bir gençlik ve sönmeyen bir meşale gibi parlıyor karanlığın ortasında.
kitabın dili bazen eski bir şarap gibi ağır ve yakıcı, bazen de bir kış gecesi kadar uzun. ancak o beyaz elbisenin rüzgarda çıkardığı hışırtı bir kez duyuldu mu, geri dönüşü olmayan bir yola giriliyor. sahte ölümlerin, çalınmış kimliklerin ve tımarhane duvarlarına çarpan çığlıkların ötesinde, en sonunda yine aşkın o sessiz ve vakur zaferi bekliyor bizi. kapak kapandığında zihinde kalan; adaletin geç de olsa tecelli edişi değil, o ıssız yolda rüzgara karşı yürüyen kimsesiz bir kadının beyazlar içindeki kederli silüeti oluyor.
Beyazlı KadınWilkie Collins · Can Yayınları · 20181,186 okunma
uzun hikâye, insanın içine ağır ağır işleyen o eski anadolu akşamları gibi bir kitap. tren seslerinin uzaktan duyulduğu, küçük kasabaların birbirinin aynısı görünen ama içinde bambaşka hayatlar saklayan sokaklarında dolaştırıyor okuru. daha ilk sayfalardan itibaren insan, anlatılan hikâyenin sadece ali’nin değil; biraz da kendi geçmişinin olduğunu hissediyor.
bulgaristan’dan kopup gelen ali’nin hayatı, bir yere ait olamamanın, sürekli yeniden başlamanın ve her şeye rağmen sevgiyi koruyabilmenin hikâyesi aslında. yanında münire’nin sessiz ama güçlü duruşu var. beraber çıktıkları yolculukta bazen bir istasyon, bazen eski bir vagon, bazen de küçücük bir kasaba yuva oluveriyor onlara. fakat hayat uzun süre kimseyi aynı yerde tutmuyor. tam düzen kuruldu derken başka bir rüzgâr çıkıyor karşılarına.
kitabın en etkileyici yanı, büyük olayları bağırmadan anlatabilmesi olmuş bence. mustafa kutlu öyle sade bir dil kurmuş ki okurken satırların içinde kaybolmadan doğrudan insanların kalbine dokunuyor. süslü cümlelere ihtiyaç duymadan insanın içine hüzün bırakmayı başarıyor. bir yandan sevda var sayfalarda, bir yandan yoksulluk, kırgınlık, adaletsizlik… ama bütün bunların arasında yine de ince bir umut hissediliyor.
hikâyedeki karakterler de çok gerçek geliyor insana. kasaba halkı, yol üstünde karşılaşılan insanlar, yarım kalmış aşklar, küçük mutluluklar… hepsi bir yerlerden tanıdık sanki. özellikle o eski türkü tadı veren atmosfer kitabın ruhunu bambaşka bir yere taşıyor. bazen bir neşet ertaş ezgisi dolaşıyor gibi oluyor insanın içinde.
kitabı okurken en çok şunu düşündüm: insan gerçekten de yürüdüğü yollar kadar değişiyor. bazen kayıplar büyütüyor bizi, bazen de yanımızda kalan tek bir insan. uzun hikâye tam da bunu anlatıyor aslında; hayatın durmadan akışını, insanın
Uzun HikâyeMustafa Kutlu · Dergâh Yayınları · 202345,5bin okunma