• 216 syf.
    ·2 günde
    Kitapla ilgili yazıcak çok şey var aslında, ama nasıl başlayacağıma bir türlü karar veremedim, ve yıllar önce İhsan Fazlıoğlu’nun bir sohbetini dinlemiştim o aklıma geldi, ve girişi ihsan hocanın deizm ile ilgili söylediklerini sizinle paylaşmak istiyorum.

    “Okuduğum İmam Hatip okulundan bir heyet gelerek benimle fikir alışverişinde bulunmak istediklerini söylediler. Deizm yayılıyor, bu çocuklara ne anlatalım, ne yapalım diye sordular. Dedim ki, konuşmayı bırakın, yapın artık. Devamlı konuşuyoruz. Terbiye temsil ister. Örnek olacaksınız. Dini temsil makamındaki insanların bu durumu sürdüğü müddetçe 10 yıl sonra neslimiz bizimle kavga edecek. Bu dinin bir faydası olsa babama anneme olurdu diyecekler.

    15 Temmuz'dan bu yana benim odama 17 tane başörtülü deist bile değil tanrı tanımaz öğrenci gelip benimle bu konuları konuştular. Başörtülü öyle geleneksel de değil bildiğin başörtülü. Aileleri de örtülü aile.

    Ortak neden sahnede dini temsil ettiğini söyleyen insanların eylemlerinin sonucudur. Mesele bu kadar ciddidir. Bu sonuçlarla yüzleşmezsek 30 yıl sonra çok farklı şeyler konuşuyor oluruz.”

    İhsan Fazlıoğlu hoca gelecekte bizleri neyin beklediğini çok güzel açıklamış ve ne yapmamız gerektiğini de söylemiş. Peki biz neler yapıyoruz, bu durumun önüne geçmek için, hiç bir şey yapmıyoruz sadece izliyoruz.

    Osman Nuri Topbaş hoca da bu kitapta deizim’in ve ateizim’in nasıl başladığını, nasıl ilerlediğini, bu illete kapılanların sorduğu sorulara cevap veriyor, ayet ve hadislerle Allah’ın varlığını birliğini açıklıyor, deizm ile ateizim’i bir nevi akla iptal damgası vurmaktan başka bir şey olmadığını ispatlıyor.

    Ve kitabın son sözünde hocamız, ateist ve deistlerin halinin izahını yapıyor:
    “ Ateist ve deistlerin hali; günün ortasında güneşi kaybetmeye benzer. Gaflete düşmüş bir kimse, okyanus ortasında dümeni kırılmış bir gemiye benzer ki, hangi girdapta boğulacağı belli değildir”

    Benim lise yıllarımda, deizm ve ateizm sadece üniversite ve liselerde yaygındı. Ama gel gör ki, artık ilkokul sıraların da karışılaşır olduk.
  • 415 syf.
    ·10 günde·9/10
    Sene 2009. T.Ü Kimya bölümünden mezun olacak 65 kişiden biriyim. Dışarıda türbanlı, üniversitede başı açık bir insan olarak dört yılımı geçirdiğim fakültenin Organik Kimya dersinde sıradan bir gün. M.isimli hocamız hışımla içeriye girdi ve kürsüsüne çıktı. Onun için derse başlamadan bir tur geyik yapmak ders adına motivasyon aracıydı. O gün hiç dağdan taştan dolandırmadan lafa girdi. Facebook henüz o tarihlerde emekli amca ve teyzelerin hakimiyetinde değil. Hemen hemen herkesin hesabı var, hesabı olmayan birkaç kişiye ise ezik muamelesi baştan kesilmiş bir fatura. İşte o sitede paylaşımların hayat memat meselesi olduğu o zamanlarda hocayı takip etmeyen birkaç zavallıdan biri olarak konuya yabancıyım. Ama sağ olsun hocamız kafamda oluşabilecek herhangi bir soru işaretine mahal vermeden bir resimden tüm ayrıntılarıyla bahsediyor. Resimde sayısını tam hatırlamıyorum dört ya da beş karısıyla poz vermiş bir adam ve onun hikayesine yer verilmiş bir paylaşımın absürtlüğü konumuz. Resimdeki kadınların gözleri dışında her yeri kapalı yani peçeli çarşaf giymişler. Adam eşlerine gülümsemelerini söylüyor.. Bu resmin saçmalığından tutunda, sanki ayırt edebilecek kadınları, gülümsese ne olacak, görünecekte vs vs tüm aşağılayıcı üslubuyla lafı türban meselesine getirdi. Neden o lanet olası bonelerin takıldığını eski dönemlerde annesi de dahil yazma taktığını ancak öndeki saçların gözükmesinin ne sakıncası olduğunu; hayır bu genç yaşta böyle özgürlük kısıtlayıcı bir bez parçasını kafanızda dolandırmanın ne mantığı olduğunu sorup ağzından tükürükler saça saça cevap beklemeden sözlerine devam etti. Tabi emin hatta çok emin kimsenin ona anti tezle cevap veremeyeceğinden. Kendisi özgüvenin, modernliğin, bilimin, zekanın, laikliğin vücut bulmuş hali. Pardon ne haddimize yani. Fönlü saçlarım ile söz istedim. Yüzüm kıpkırmızı sinirden kekeliyorum. Ne söylediğimi, kendimi tüm türbanlı kadınların yerine koyarak nasıl savunduğumu hatırlamıyorum. O an sanki zaman donmuştu. En son yanımdaki arkadaşımın elime dokunup’’ sakin ol ‘’dediğini hatırlıyorum. Bi müddet sonra sakinleştim, sustum. O anda yan sıradaki arkadaşım söz alıp kalktı ve dedi ki ‘’ Esra sizleri çok seviyorum ama burada başörtülü oturmanıza tahammül edemem. ‘’ O an ki yıkık halimi çok duyumsayamıyorum. Ama şaşkındım. Ölesiye şaşkındım. Oysa solcu arkadaşlarım benden kat be kat özgürlükçüydü. Onların tam da istediği gibi etliye sütlüye karışmayan, ibadetlerini milletin gözüne sokmayan, orda burda onları dini sohbetlere katılmaları için zorlamayan, amel defterini kendi gibi inanlarla yarıştırmayan, yeri geldiğinde sömürdükleri sınıfın en başarılı insanlarından biriydim. Ders bitmiş, sınıftan çıkmıştık ki hocanın yanımıza geldiğini gördük. Etek giyen arkadaşımıza tüm münasebetsizliğiyle ‘’ o eteği giyme, ben senin yerine cehennemde yanarım’’ dedi. Tüm bunları şimdi kaleme alırken fark ediyorum ki bu ezilme duygusu ve ötekileştirilme yangısıyla aslında yıllar içerisinde hep susmuş, boyun eğmişiz. O derste aslında benim yaptığım büyük bir cesararetken devamını getiremeyecek kadar korkak ve sinmiş olduğumu derin bir üzüntüyle bugün hatırlıyorum.


    Ve Kar. Orhan Pamuk ‘un ilk ve son siyasi kitabı. Hatta Nobel ödülü almasına vesile olmuş çokça eleştirilmiş, dava edilmiş eseri. Kitabı okurken o kadar değişken duygular içinde okudum ve yoruldum ki ne kadarını buraya aktarabilirim bilmiyorum. Tahmin edersiniz ki türbanlı bir insan olarak ilk ve en çok ön plana çıkan konu benim için, üniversitede başını açmak istemeyen genç kızların intihar meselesi oldu. Muhtemeldir ki yaşadıklarımdan bu konuyu hem içselleştirdim hem de uzun uzadıya kitapla birlikte okudukça düşündüm. Sahi neden türban siyasi bir simgeydi. Ne zaman ne koşullarda bu kare örtü bir insanın başında olunca inanılmaz meselelere evriliyordu. 18 yaşında örtünmüş bir insan olarak şunu diyebilirim ki; saç bir kadının bedeninde en çok değer verdiği ve hissettiği parçalarından biridir. Ve onu beklide en güzel gösterecek olan. Yani bu kadar kadının sadece bir ideoloji uğruna saçlarını gizlemesi için çocukluktan itibaren hipnotize edilmesi hatta Cesur Yeni Dünya kitabındaki bebeklere uygulanan hipnopedia gibi bir uygulamadan geçmeleri gerekirdi. Bilmiyorum, abartıyor muyum?

    Şimdi bu konuyla ilgili kitapta yer alan ifadelere bakınca tekrar tekrar ürküyorum.

    ‘’Başlarında siyasal İslam ‘ın simgesi olan o bayrakla derslere giremedikleri için intihar ediyorlar. ‘’

    ‘’Ka ‘nın çocukluğunu geçirdiği İstanbul ‘un Batılılaşmış çevrelerinde başörtüsü takan bir kadın mahalleye üzüm satmak için İstanbul ‘un civarından mesela Kartal ‘daki bağlardan gelen biri olurdu; ya sütçünün karısı, ya da aşağı sınıflardan bir başkası. ‘’

    Not: Bu ve buna benzer irite edici bir çok cümle görebileceğimiz eserin son söz kısmında Orhan Pamuk bu ifadeleri neden bu şekilde kaleme aldığını zarif ve akılcı bir üslupla açıklamış. Amacım asla yazarı antipatik göstermek değil. İncelemenin sonunda bu açıklamalara yer vereceğim.


    Kitabın ana konusu 90 ‘lı yıllarda türban meselesi yüzünden Kars ‘ta intihar eden kadınlar üzerine olsa da Orhan Pamuk muhtemeldir ki yeteneklerinin sınrlarını hiç zorlamadan modernlik, siyasal İslamcılık, ateizim, gazetecilik, intihar, particilik, mutluluk ve inanç, şeyhlik, aşk, tiyatro, şiir, laik-antilaik çatışması, darbe, imam hatip sorunu, kar, yoksulluk ve inanç, Ermeni meselesi, kürt milliyetçiliği, sanat ile siyaset kavramlarını tüm ustalığıyla harmanlamış ve büyük bir cesaret örneğiyle bu romanı kaleme alıp, yayınlamıştır.
    Benim için ise kitapta en çok irdelediğim modernlik ve ılımlı İslam kavramları oldu. Modernlik tanımı ya da modernite : ‘’ Avrupa ‘da yaklaşık 17 yy civarında ortaya çıkan, zamanla tüm dünyaya yayılan toplumsal değerler sistemine ve organizasyonuna verilen isimdir. Genel anlamda gelenek ile karşıtlık ve ondan kopuşun; bireysel, toplumsal ve politik yaşam alanlarının tamamındaki dönüşümü ya da değişimidir. ‘’ diye tanımlıyor Vikipedi. Bu tanımlamayı okuduğumda ilk olarak sorduğum soru başörtü artık bir gelenek olarak mı görülüyor; yoksa bir inanç unsuru mu? Muhtemeldir ki çoğu insan sahabe dönemine ait bir korunma aracı olarak görüyor ya da bugün ki çirkin ifadeyle siyasal İslam ‘ın simgesi.

    İstenildiği kadar farklı görüşlerde başörtü meselesi siyasete entegre edilsin ve iştahla kaosa dönüştürülsün; en basit ifadeyle benim için inancımın gereğidir. Tabi ki her inanan insan bunu uygulayıp uygulamama konusunda özgürdür. Ben türbanlıyım diye karşımdaki insan beni istediği meclise ya da kesime dahil etsin bu sadece onun sorunudur. Ve ben toplumumuzda bu durumun beni yabancılaştırmasına, durdurmasına, bir şeylerden alıkoymasına tüm gücümle karşı çıkıyorum. Böyle ifade edince inanç özgürlüğümün bir mücadeleye ya da savaşa dönüşmesi değil amacım ancak 2013 ‘te yürürlüğe giren türbanla ilgili yasanın henüz insanların algısında bir şeyleri değiştiremediğini üzülerek söyleyebilirim. 2016 da ikinci üniversitemi ( Acıbadem- Radyoloji) dereceyle bitirdiğimde Acıbadem Hastanelerinde çalışma şartım başörtümü açmaktı. Çünkü gelen hasta profili gereği modernlik ile türban asla aynı resmin içinde bulunamazdı. Orhan Pamuk kadar cesur değilim konuyu burada kapatmak istiyorum.


    Romana dönecek olursam Orhan Pamuk kitabında rahatsız etmediği, sorgulamadığı, durun bi düşünün demediği hiçbir kesim yok. Bu konuda yazarı adil ve cesur bulsam da yer alan ifadelerin iğneleyici ve rahatsız edici üslubu yer yer canımı sıkmadı da değil. Altını çizdiğim birkaç satıra yer verirsem; daha anlaşılır olacak sanırım.

    ‘’Bir tek Allah ‘ın partisinin adayının namusuna güveniliyor, ‘’
    ‘’laik olmasına rağmen kadere iyi bir dindar kadar inanan müdür’’
    ‘’Pek çok olay sırf biz önceden haberini yaptığımız için gerçekleşmiştir. Modern gazetecilik budur.’’
    ‘’sen dine ve cemaate ancak benim gibi Allahsızlar devlet ve ticaret işlerini üzerlerine alırlarsa sarılabilirsin’’
    ‘’Türk gazeteleri Batılılar ilgilenmedikçe kendi milletinin sefaletiyle ve acılarıyla ilgilenmez. ‘’
    ‘’ Çok mutluyum şimdi, dine hiç ihtiyacım yok, ‘’
    ‘’Burada İstanbul ‘daki alaycı inançsızlar yok. Burada işler daha basit. ‘’
    ‘’yoksullara özgü bir hayalperestlik ve menkıbe düşkünlüğüyle Ka ‘’

    Bu ifadeleri olay örgüsü içerisinde okuduğumuzda bir nebze görmezden gelme veya anlatılan dönem ve gerçeklikle bağdaştırdığımızda doğrucu bir üslupla yazılmış olarak kabul etme durumu olsa da dediğim gibi bi anda irkilmemek ve sinirlenmemek elde değil.

    Şimdi bu ifadelerin altında yatan romancılık esaslarını, Orhan Pamuk ‘un son söz kısmında açıkladığı nedenleri birkaç alıntıyla incelememde yer veririrsem ben de bu konuda adil davranmış olurum.

    ‘’Kar yoğun bir suçluluk duygusuyla doludur, ama kaynağı bu mudur, çıkaramadım’’

    ‘’Savcılar, bir romandaki Marksist, İslamcı ya da Kürt milliyetçisi militanın sözlerinden dolayı o kahramanı yaratan ve aynı fikirde olmayan yazarı suçlayabilir, hakimlerde aleyhte karar verebilirler, kitap toplatılabilir, hatta- yazar yeterince ünlü değilse – hapse bile atılabilirdi. ‘’

    ‘’Orhan bu dincilere niye anlayış gösteriyor! ‘’ diye sitemkar ifadeler işittim o günlerde- Roman sanatının en temel ve güçlü yanının, bizim gibi düşünmeyenlerin, bizim gibi yaşamayanların alemini de dürüstçe anlamak , en azından anlamaya çalışmak olduğunu, böylece yaşayarak hissettim. ‘’
    ‘’Sorun darbeci bir generalin ya da İslamcı bir teröristin ne kadar kötü bir insan olduğunu göstermek midir, yoksa onların neden öyle olduklarını anlamak mıdır? ‘’

    Son olarak kitabı bitirdiğimde okuduğum her bir bölümün beni birçok konuda düşünmeye sevk etmesini, araştırmaya itmesini sağladığı aynı zamanda şahit olmadığım ve kulaktan dolma bilgilerle yüzeysel kaldığım Türkiyenin siyasal panaromasını bir nebze anlayabildiğim için romanı tavsiye eden hatta okuyun artık diye sık boğaz eden Osman Y. ‘a çok çok teşekkür ediyorum. Ve en sevdiğim alıntı ile artık incelememi bitiriyorum. Kitaplarla kalın …

    ‘’Huzuruna çıkmam için ayakkabılarımı çıkarmam, birilerinin elini öpüp dizlerimin üzerine çökmem gerekmeyen bir Allah istiyorum ben. Benim yalnızlığımı anlayacak bir Allah. ‘’
    (Syf93)
  • 240 syf.
    ·16 günde·4/10
    Bitireli baya oldu ama inceleme paylaşmak pek içimden gelmedi bu kitap için. Klasiklerin içerisinde günümüz dünyasından bakınca oldukça saçma gelecek kitaplar mevcut, bu da onlardan biri malesef.
    Ovidius kendince aşka çok önem verdiğinden olsa gerek gençlere aşk hakkında tavsiyeler vermek ve yol göstericilik yapmak istemiş, lakin aşktan anladığı cinsellikten öteye pek geçemiyor, neredeyse her karşılaştığı güzel kadını evli yada bekâr farketmez bir şekilde elde etmeyi öğütlüyor bol bol... Kendince de buna aşk sanatı diyor kart zampara :)
    Şunu belirteyim isminin "aşk sanatı" diye şaşalı olmasına pek kanmayın zira bizim anladığımız mânâda aşka dair neredeyse hiç birşey içermiyor. Bu da doğunun ve batının aşk anlayışı arasındaki büyük uçurum galiba, misal; Leyla'nın mahallesinin köpeğini görünce boynuna sarılıp öpen Mecnun nerdee! Sevişme sırasında karşı cinsi ufak dokunuşlarla azdırmaya çalışın diye fantazilerden bahseden Ovidius nerde!
    Sanırım anladınız içeriği ;)
    Bir Neşet Ertaş türküsü dinlemeyi yeğlerim aşk sanatıysa konu... :))
    Biraz yazımı hakkında bahsetmek isterim, milattan sonra 2-6 yılları arasında yazıldığı tahmin ediliyor, şiirsel bir anlatıma sahip. Ovidius imparatora ve saraya yakın olmasına rağmen kitabın içeriği aile yapısına zarar verebilecek derecede müstehcen bulunuyor ve yasaklanıyor o dönemde. Hatta Ovidius imparator tarafından sürgüne gönderilip ömrünün geri kalanını sürgün edildiği Romanya civarlarında bir kasabada tamamlamak zorunda kalıyor. Dönemin insanları bu kararın altında başka sebepler olduğunu düşünseler de pek dillendirilmiyor bu konu.
    Okumayı düşünen arkadaşlara şunu da söylemekte yarar var; dönemi itibari ile kitap baştan sona mitolojik alıntı ve betimlemeler içeriyor. Bu alıntıları çeviriyi yapan hocamız sağolsun çok başarılı bir şekilde altda ufak dipnotlar halinde açıklamış, genede kitaptan tam anlamıyla lezzet alabilmeniz için Yunan ve Roma mitolojisine hakim olmanız gerekli. Mitoloji denince akla gizemli ve insan üstü bir yaşam gibi gelsede masaldan öteye geçmeyen hurafelerden bahsediyoruz, (şahsi fikrim) yani misalen; Gorgona kardeşlerin ölümsüz tanrıçalar olsada ne hikmetse ufak kardeşleri Medusa'nın ölümlü olduğunu, hangi tanrıçanın tapınağında güzelliğinden ötürü tecavüze uğrayıp tapınağın adandığı tanrıça tarafından cezalandırılıp (bu biraz da güzelliğini çekememezliğinden) bakanı taşa çevirecek kadar, saçları yılanlardan oluşmuş ucube bir varlığa dönüştürülmesi, sonraları bir başka tanrının görevlendirmesi ile muazzam güçlülüğe sahip Persian tarafından İkonium (Konya) taraflarında öldürülmesi gibi masalları pek bilmiyorsanız kitaptan çokta hoşlanmayacağınızı belirtmek isterim. :) Ovidius'u bu kadar gömdükten sonra hâlâ merak edenler varsa şayet keyifli okumalar dilerim.
    Kitapla kalalım ;)
  • 214 syf.
    Din Nedir?
    Neredeyse çoğu insanın üzerinde durduğu bir konu. Benimde aklımı oldukça meşgul eden bir konu. Sorguluyorum, sorgulamaya devam ediyorum. İnanıyorum, inancım var. Lakin aklımın kabullenemediği konularda var. Böyle kitaplar o yüzden ilgimi çekiyor. Tolstoy’un yeri bende ayrı zaten. Klasikleri seviyorum ama Tolstoy’u daha bir ayrı seviyorum. Ne zaman aklıma bir şey takılsa bu soruların, konuların çok uzun zaman önce Tolstoy tarafından yazıldığını, kitaplarının konuları arasına girdiğini görüyorum. Bu sebepten olsa gerek ona olan hayranlığım da. Oysa daha birçok kitabını okumadım. Ben her şeyin aslında sevgi kavramında çözüldüğünü düşünüyorum. Tolstoy İnsan Ne ile Yaşar kitabında buna değiniyor. Diğer kitaplarında da görebiliriz sanırım. Bu kitapta da her ne kadar din, Hristiyanlık, kilise gibi konular geçse de dikkat ettiğinizde temelde Sevgi olduğunu fark edersiniz. Din Nedir? Kitabı bana biraz İtiraflarımı anımsattı.

    Kitapta adından anlaşılacağı üzere Tolstoy’un din üzerine düşüncelerini, felsefesini görüyoruz. Okuduğum kitap 215 sayfa olup Kaknüs yayınları tarafından 1999 yılında basılmış. Üç kısımdan oluşuyor ilk kısımda 17 bölüm var. İkinci kısım tek bölüm, Din ve Ahlak adı altında kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar var. Üçüncü kısım ise Aşkın Kanunu ve Şiddetin Kanunu olarak adlandırılmış. Bu da 19 bölümden oluşuyor. En sonunda ise Ekler var.

    Kitap genel olarak belli başlı konular üzerinde yoğunlaşıyor. İlk başta çok ilgi çekici gelse de biraz ilerledikten sonra benzer şeylerin tekrar edilip durması okumamı yavaşlattı. Genel olarak Hristiyanlık, sahte Kilise Hristiyanlığı, Siyasete alet edilen Hristiyanlık ve diğer dinler üzerine yazılanlardan oluşuyor diyebilirim. Hristiyanlık yerine İslam yazınca da pek bir şey değişmiyor. O zaman Hristiyanlığın yaşadığı sorunlar şuan İslam’da yaşanıyor. Yine de Tolstoy’un bu kitabında Hristiyanlığı övdüğünü söyleyebilirim. Ama dikkat! Bildiğimiz kilise Hristiyanlığını değil.

    -Kitabın ilk bölümünde bahsedilenleri unutmamak adına notlar almıştım. Aşağıda yazdıklarım konu olarak bölüm sırasıyla gidiyor. Bazı şeylerin tekrar etmem de bundan dolayı.

    Teknoloji ile Din konusuna değinmiş. Teknolojinin dini etkisiz hale getirdiğini savunanları eleştirmiş. Okumuş, dine inancı kalmamışların inanıyormuş gibi yaptıklarını, Berthelot’un aksine Bilim’in din yerine geçemeyeceğini, aklı başında olan hiçbir topluluğun dinsiz yaşayamayacağını çünkü insanın hayvanlardan farklı olduğunu söylüyor. Beşikteki çocuğu öldüren meleğin kıssası üzerinden açıklama yapmış. Dinin tanımını en temel tanım olarak Din; insan ve Allah arasındaki bağ şeklinde vermiş. Başkalarının yaptığı tanımlara da yer vermiş.(Vauvenargues, Schleiermacher ve Feuerbach, Bayle, B. Constant, vs…)

    Yahudi, Yunan, Brahma, Budist’in dinden ne anladıklarını, Comteu’nun inanç sisteminden o ve onun gibi şeylerin bir din olamayacağını söylemiş. Moliere’inin “gönülsüz doktor ”undan örnek vererek gönderme yapmış. Nasıl kalpsiz yaşanmazsa dinsizde yaşanmayacağını, dinin dün ve bugün olduğu gibi gelecekte de olduğunu söylemiş. Birden çok din olmasının nedenlerine değinmiş. Dinlerin tahrif edilip doğru yoldan şaştığını, dinlerinde doğup büyüyüp öldüğünü söylemiş. Brahmanizm’in çökmesiyle Budizm, onun çökmesiyle Hristiyanlığın ortaya çıkmasını ondan sonra da İslamiyet’in çıkmasını örnek veriyor. Bütün insanların eşitliği kavramının tüm dinlerde olduğunu, bunun asli ve zaruri özelliği olduğunu söylemiş.

    Duygu, akıl ve telkin den bahsetmiş. Bunların biri olmadan diğerinin de etkili çalışamayacağını, hayati önem taşıdığını söylemiş. Bunların din ile bağlantısına değinmiş. Dinde tahrif başladığında duygu ve akıl zayıflar telkin güçlenir görüşündedir. Yaşanan ayrımcılıklardan söz etmiş. Musevilerde Goy, diğer dinde mübarek, günahkar gibi ayrımlardan… Hristiyanlığın bu ayrımcılıkta yerinin ayrı olduğundan bahsetmiş. Din adamı ile din adamı olmayan gibi ayrımlar yapılmış.

    Kilise Hristiyanlığının Din adamı ile din adamı olmayan gibi zengin ve yoksul, efendi ve köle gibi eşitsizliklerden bahsetmiş. Asıl Hristiyanlığın, Mesih öğretisinin eşitsizliği kabul etmediğini aktarıyor. İncile yapılan eklemelerden söz ediyor. Bu eklemeye göre güya Hz. İsa semaya çıkarken bazı insanlara ki bunlar din adamları, yetki vermiş. Kilise’yi eleştirmiş. Hem aklın hem de kutsal sayılan kitapların üstüne çıkarılmış. Vaftiz saçmalığına değinmiş. Dindeki birçok öğretinin saçma olduğunu söylüyor.
    İman dan bahsedilmiş. Atomların tesadüfen bir araya geldiğini düşünen şuurdan, ruhumuzun hayvanlardan geldiğine inanan Hindu örneğini vererek günümüz insanlarının imanın ne olduğunu bilmediklerini dillerinde tekrarladıklarını söylüyor. Kilise Hristiyanlığının iman ile olan anlamsız ilişkisini yorumluyor.

    Atilla ve Cengiz Han’ın zalimliklerinin din adı altında yapılan zulüm kadar kötü olmadığını, en azından onların yüz yüze yaptığını, din adı altında yapanların sahne arkasında işlediklerine değiniyor. Günümüz insanlarının teknolojinin ilerlemesine rağmen hayattan zevk alamadıklarını söylüyor. Bir de şimdiki teknolojiyi görse neler derdi kim bilir…

    Ahlak hiçbir dönemde bu kadar ayaklar altına alınmadığı düşüncesinde, fakir ve eğitimsiz insanların din adı altında en çok kullanıldıklarını fakat aslında imanın ne olduğunu bilmediklerini, Hristiyanlık kavimlerin dinden kopmaları ile başıboşluğun, hırsızlığın, cinayetlerin arttığını söylüyor. Düşününce Hristiyanlık için dedikleri şuan İslam içinde geçerli.

    Dine gerek olmadığını söyleyenlerin Hakikate günümüz inananlarından daha yakın olduğunu, dinin yokluğundan dolayı günümüz insanlarının zalim, vahşi ve ahlaksız olduğunu söylüyor. İncil’den İnsanların karanlığı aydınlıktan daha çok sevdikleri ile ilgili örnek vermiş. Nietzche’nin fikirleri hakkında konuşmuş. Onu olumsuz şekilde eleştirmiş. Türk sultanlarının neyi koruyor her şeyden fazla neyin üzerine titriyor sorusuna cevap vermeye çalışmış. İktidar orduya, ordu dine dayanır diyor. Haklı da… Nasıl kitleler sahte bir dinin etkisindeyse sözde aydınlaşmış kimselerde sahte bilimin etkisindedirler görüşünü dile getirmiş. Eğitim ile dinin nasıl aşılandığını, sorgulamadan belli kalıpların öğretilmesi sonucu oluşan akıldaki çelişkilerin insanın nasılda korkunç bir tahrife uğradığını görebiliyoruz. Güçlü olmayan şahsiyetler büyüdükleri aldatmacadan kurtulamazlar diyerek güzel bir vurgu yapmış.

    Dinler harici biçimlerde birbirinden ayrılsalar da temel ilkelerde hepsi aynıdır görüşünde. Sana nasıl davranılmasını istiyorsan başkasına öyle davran ilkesi ile ilgili yazmış. Dinlerdeki akla mantığa sığmayan davranışları(Teslis, Bakire Anne, İndralar, Hz. Muhammet’in Miracı) yerine Allah’ın bir ruh olduğu ve onun tecellisinin içimizde hüküm sürdüğü, bu ruhun gücünü yaşantılarımızla artırmamız gerektiğini söylüyor. Düzenli bir insan toplumu inşaa etmenin kuvvetten geçtiği görüşünün benimsenmesinin dine olan etkisine değinmiş. Din süsü verilmiş aldatmacayı yıkıp hakikati benimsememelerinden yakınmış. Bir kısır döngü haline gelmiş bu durumdan hükümetlerin neden çıkarmadıklarını, onlar yapmıyorsa sahte dinlerin aldatmacasından kendini kurtarmışların neden bu görevi üstlenmediği açıklamış. Yüksek sınıfa mensup olanların, kitlelerin sorunlarını dert ediniyormuş gibi görünseler de işin öyle olmadığı, buna rağmen hayatını dini için feda edecek kimselerin oldukları, bunların küçümsendikleri, mahkum edildikleri, kısır döngüyü böyle insanların parçalara ayıracağını söylemiş.

    -Kitabın ikinci bölümü olan Din ve Ahlak’ta Tolstoy’un kendisine sorulan sorulara cevap olarak yazdıkları yer alıyor. Dinin dört tanımı üzerinden açıklamalar yapmış. İman nedir sorusuna cevap vermeye çalışmış. Önerilerde bulunmuş. En sonunda ise özet şeklinde iki soruyu iki cümlede cevaplamış.


    -Kitabın üçüncü bölümü olan Aşkın Kanunu ve Şiddetinde de benzer şeyleri görebiliriz. Önsözde kabir kapısına gelmişken susmayıp bildiklerini anlatacağını söylüyor. Her bölüm başında alıntılar var. Bazıları kendine bazıları başka yazarlar ait.

    Hristiyanlığın tahrifi, insanların inançtan uzaklaşması, insanların elinde hayatın anlamı kalmadığından bahsetmiş. Bir şeyi herkes yapıyor diye o şey doğru olacak değil.(Bunu zamanında Fizik hocamız kavratmıştı). Hristiyan ülkelerin birbirlerinden nefret etmeleri, büyük devlet olamamaları, Kilisenin yalanlarından, Katolik, Ortodoks, Luther’den bahsediyor.

    Şiddete değiniyor. Hristiyan milletlerin arasındaki hayatın korkunç bir hal almasından, bunun nedenlerinden, Kilise konseyi, yalanları ile milyonlarca insanın kanına giren, İsa Mesih’in asıl öğretisinin gerçek anlamını anlamadıklarını, Hristiyanlık dini yaşamaktan çok alışkanlık olması, Kalpte değil de dilde olması, Kilise Hristiyanlığı bozsa da anlam ve önemini herkesin bildiğini söylemiş.

    Hristiyanlığı övmüş. Şahsi gaye değil de birlik beraberlikten bahsetmiş. Hristiyan milletlerin yanlış anlayıp, hayatı yıkan bir dini benimsediklerini, Sevginin kurtuluşa götüreceği, her dinde bunun var olduğunu. Merhamet, şefkat, hayırseverlik gibi duyguların diğer dinlere göre Hristiyanlığın bu duygulara daha yakın olduğunu söylemiş.

    Şiddet olmadan hayatın olabileceğini idrak edemiyorlar düşüncesinde. Hz İsa’nın öğretisinin hakiki anlamı sevgiyi hayatın yüce kanunu olarak kabul etmek olduğunu söylüyor. Cehennem kelimesinin yanlış yorumlanması sonucu dine çok zarar verdiğine değiniyor. İçimizdeki kötülükten arınmamız gerektiği, asıl Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın öldürmeyi değil sevmeyi öğrettiğini söylemiş. Hristiyanlığın ayrıcalıklı sınıfların aleti olup hakikatten uzaklaşması değinmiş. Hristiyan asker olamaz ve birini öldüremez. Kilise Hristiyanlığı hakiki Hristiyanlığın düşmanıdır. Hristiyan ve asker mevzusunu uzunca anlatmış. Hristiyan asker ve yine sevgi üzerine durmuş. Hayatı kurtaracak şeyin Hristiyanlık olduğunu söylüyor. Şiddeti dışlayan hakiki Hristiyanlık…

    İnsanın ruhu yaradılıştan Hristiyandır demiş. Övmüş. İnancım gereği kitapta katıldığım yerler kadar katılmadığım yerlerde var. Örneğin bu görüş.

    Kilise dini aldatmacası ve siyasetinden kurtulabilseydik asıl engel insanların ruhundan silinirdi sonucuna varmış. Uyanmış insan devlet denilen şeye inanmaz, Hükümetsiz otoritesiz nasıl yaşarız sorusuna cevap aranmış. Devlet geçici bir şeydir demiş ve açıklamış. Ahlak çağından uzak olmaktan yakınmış. Şiddeti meşrulaştıran sosyal yapıdan, Devletlerin işledikleri büyük suçlara, Sahte Hristiyanlık ve hükümet aldatmacasından kurtulmaya, Şiddet ile birlik olmayacağına, Birlik beraberlik çözümü barındırdığını söylemiş. Yeni bir hayat tarzına girmemiz gerektiği görüşünde…

    Kitap sonunda ekler var. Burada; Rusya’daki mevcut yapının çökeceğinden, cinayet işlemenin bir mazeretinin olamayacağı, sahte dini öğretilerden kurtulanların sayısı artsa da sahte devlet öğretilerinden kurtulamadıklarına değinmiş.Gerekli olanın, kötülüğe karşı şiddeti yasaklayan Hz İsa’nın öğretisini hatırlatmak olduğunu söylemiş.

    Buraya kadar okuduysanız kitap hakkında aklınızda bir şeyler oluşmuştur. Bence ağır bir kitap sayılır. Din dedik mi bana ağır geliyor. Ondan öyle demiş de olabilirim.