Paris Cinayet Masası’ndan polis Mathieu Durey, çocukluk arkadaşı ve meslektaşı, koyu Katolik Luc Soubeyras’ın kır evinde kendini suya atarak intihara teşebbüs etmesi ve komaya girip yaşamla ölüm arasında kalmasıyla sarsılır. Arkadaşının bunu kendi iradesiyle yapmış olmasına inanamaz ve sebebini bulmak için onun gizli dosyalarını kurcalamaya başlar. Dosyalar, sadece polis evrakı değil, Luc’un yıllardır saplantılı biçimde topladığı bir kötülük arşivi gibidir. Mathieu, ikisinin geçmişine ruhban okuluna uzanan dindar yetişme tarzlarına, Luc’un şeytan fikrine takıntılı yaklaşımına ve bu yüzden polisliği adeta kötülükle sahada savaş gibi görmesine geri dönerken, Luc’un son aylarda mesai dışında gizli bir soruşturma yürüttüğünü fark eder. Bu iz onu Fransa-İsviçre sınırındaki Jura/Haut-Doubs bölgesine götürür. Burada doğal park yaylasında bulunan Sylvie Simonis adlı kadının vahşice öldürülmesi, yıllar önce çözülememiş bir başka dehşetle bağ kurar.
Mathieu bölgedeki eski korkuları, dini fanatizmi, söylentileri ve şeytani işaret takıntısını adım adım izlerken cinayetlerin tekil bir caniden çok daha büyük bir örüntünün parçası olduğunu sezer. Luc’un izlediği hatta ilerledikçe soruşturma Avrupa’nın farklı noktalarına uzanan bir dizi benzer cinayete açılır. Kurbanların bedenlerindeki çürüme izleri adeta “tasarlanmış” gibidir, bazı sahnelerde satanik sembolizm ve ritüel çağrışımları vardır ve en ürpertici ortak nokta, faillerin geçmişlerinde “ölümün eşiğinden dönme” denilen Near-Death Experience (NDE) yaşamış olmalarıdır; Mathieu, Luc’un bu nedenle bunlar şeytanın mucizeleriyle geri dönen kişiler fikrine kapıldığını ve giderek akıl-inanç çizgisini kaybettiğini anlar. Araştırma Mathieu’yu İtalya’ya, özellikle Sicilya hattına taşır. Kamuoyunda kutsal/azize gibi konuşulan ama kocasını