"Bana ne kadar acımasız davrandığını şimdi anlıyorum, ne kadar acımasız davrandığını ve nasıl aldattığını. Neden beni hor gördun? Neden kendi kalbini de yanılttın, Cathy? Seni avutacak tek söz söylemeyeceğim Bunu hak ettin. Sen kendi kendini öldürdün. Evet, beni dilediğin kadar öpüp ağlayabilirsin, benden de karşılık görebilir, bana da gözyaşı döktürebilirsin, bunlar seni yakıp bitirecek, seni kahredecek. Beni seviyordun - öyleyse beni bırakıp gitmeye ne hakkın vardı? Söyle, Linton'a duyduğun o geçici heves yüzünden beni bırakıp gitmeye ne hakkın vardı? Çünkü ne yoksulluk ne alçalma ne ölüm, kısacası Tanrı ile Şeytan'ın elbirliğiyle üzerimize yığabileceği hiçbir şey bizi ayıramayacakken, bunu sen kendi isteğinle yaptın. Senin kalbini ben kırmadım, onu sen kendin kırdın; kendininkini kırarken benimkini de kırdın. Güçlü oluşum benim için daha da kötü. Yaşamak istiyor muyum? Benim için bu nasıl bir yaşam olacak, sen... Of, Tanrım! Ruhum mezardayken bedenim yaşamış, ne yapayım?"
Hem beni en çok bezdiren şey, bir yıkıntıya dönmüş bu beden, bu zindan. Bunun içine kapanıp kalmaktan usandım. Buradan kurtulup o pırıl pırıl dünyaya gitmeye, artık hep orada kalmaya can atıyorum. İstediğim, gözyaşları arasında orasını şöyle bir görür gibi olmak, sızlayan bir yüreğin duvarları ardından oranın özlemini çekmek değil. Gerçekten o dünyayla bir olmak, onun içinde olmak istiyorum.
"Ölüp giderken bana nasıl böyle şeyler söyleyebilirsin? Bütün bu sözlerin belleğime ateşten harflerle oyulacağını, sen beni bırakıp gittikten sonra da, günden güne, içimi kemirip beni tüketeceğini düşünmüyor musun? 'Beni sen öldürdün,' derken yalan söylediğini biliyorsun. Biliyorsun ki, Catherine, seni unutmak kendimi unutmak demektir! Sen rahata erdiğin zaman, ben cehennem azabı içinde kıvranıp duracağım, bu da mı korkunç bencilliğini susturmaya yetmiyor?"