"Lakin şu muhakkak ki beni de sevmiyor!" derdi. O halde kimi? O halde kim onun muhabbetine layıktır? Ve onun muhabbetine layık olmak için ne yapmak lazımdır? Hakkı Celis, her türlü fedakarlığa hazır olduğunu hissediyordu. Şöhreti cihanı tutmuş bir büyük şair veya şamı dillere destan bir büyük kahraman olsa acaba kendini ona sevdirebilir miydi? Siyaset aleminde bir büyük rol oynasa, günlerce gazeteler kendinden bahsetmeye başlasa, acaba bir parça hayranlığını, bir parça alakasını celbedebilir miydi? Hakkı Celis: "Hayır, bunların hiçbiri değil. fakat sevmek, daima sevmek!" diyordu. "Sonuna kadar, her şeye rağmen, ezalar, cezalar, hummalar ve gözyaşları içinde ve hastalıklar ve ölümler önünde daima sevmek."
Çemberlitaş'a geldiği zaman, artık ne uzvi, ne manevi kuvveti kalmıştı. İçi siyah, karışık, kesif ve ağır bir şeyle doluydu. Hakkı Celis, konağın kapısından girerken: "Belki de en iyisi, bu muhabbet yolunda ölmektir," dedi. "Bu içimdeki zulmeti uzun ve ateşîn bir şiir halinde onun önüne dökmek ve ölmek..."
Fakat, merdivenlerden çıkarken sofadan ninesinin sesini işiterek, küçük bir çocuk gibi korktu, saat kaçta geldiğini görmesin diye bir köşeye sindi, saklandı.