Kitaba başlama hikâyem bile bir “sevince” dönüştü desem yalan olmaz. Bir hanımefendi ısrarla, “Bu kitabı okumamı istedi herhalde beni değiştireceğini düşünüyordu,” bilemem ama “Spinoza’yı az çok bilirim,” diye düşünmüştüm. Ama Balanuye’nin kalemi, onu tanıdığımı sandığım Spinoza’yı öyle bir yeniden dokudu ki, adeta felsefenin soğuk duvarlarından sıyrılıp hayatın tam ortasına düştüm. İşte bu inceleme, o düşüşün ve yeniden ayağa kalkışın bir hikâyesi...
Çetin balanuye, Spinoza’yı anlatırken sanki felsefe yapma’yı bırakıp direkt hayatın içinden konuşuyor. Spinoza’nın ‘sevinci’ dediği şey, bizim arada içimizde hissettiğimiz o tuhaf, tarifsiz huzur aslında. Mesela, birini gerçekten dinlerken, bir şarkıya kendini kaptırırken, ya da deniz kenarında hiçbir şey düşünmeden otururken içine dolan o genişleme hissi… İşte Spinoza ona sevinç diyor. Ama bu geçici bir mutluluk değil bilakis, tam tersine ‘kendini gerçekleştirme’nin ta kendisi.
Şöyle düşünün: Spinoza diyor ki, her şeyin bir conatus’u var; yani "var olma çabası." Bir ağacın kök salması, bir nehrin akması gibi, insan da kendi doğasına uygun yaşadığında özgürleşiyor.
Balanuye bunu ‘prangaları kırmak’ olarak anlatıyor. Mesela, diyelim ki bir ilişkide hep kendini küçük hissediyorsun… Spinoza’ya göre bu, conatus’unun engellenmesi. Ama o ilişkide ‘kendi gücünü’ keşfedip sınırlarını çizdiğinde, işte o an Spinoza’nın sevinci doğuyor. Yani Kendini küçülten o ilişkide, Ben burada neden sustum? diye sormak ve bunun Cevabını bulduğunda, Spinoza’nın sevinci zaten içinde filizlenmeye başlıyor...
‘KADER’ meselesi… Kader kabullenmek Değil, Anlamak! Spinoza’yı yanlış anlayanlar, “Kaderini kabullen,” der. Oysa Balanuye’nin altını çizdiği gibi Spinoza, “Kaderini anla!” diyo Yani, hayatındeki acıların, engellerin nedenlerini