Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu romanı, “Esir Şehir” üçlemesinin ikinci kitabı. Hikâye, işgal altındaki İstanbul’un o kasvetli havasından çıkıp bu kez daha dar, daha boğucu bir yere, hapishaneye taşınıyor. Başkahraman Kâmil Bey, bir kumpas sonucu kendini dört duvar arasında buluyor. Fakat asıl mahpusluk demir parmaklıkların ardında değil; insanın kendi içinde başlıyor. Kâmil, burada sadece özgürlüğünü değil, inançlarını, vicdanını ve gururunu da sorguluyor.
Hapishane, romanda adeta İstanbul’un minyatürü gibi. Dışarıda düşman askerleri, içeride korku, sessizlik ve suskunluk hâkim. Kimisi padişah yanlısı, kimisi menfaatinin peşinde, kimisi ise hangi yöne döneceğini bilemiyor. Bu karmaşanın içinde bir de uçkur sevdasına hapis yatanların dalaveresi, külhanbeyliği.. Kâmil Bey, bu karmaşanın ortasında, neye inanacağını, hangi değerin uğruna yaşadığını ve insanların görünen yüzünün arkasındaki yüzünü anlamaya çalışıyor. Zamanla anlıyor ki susmak da bir seçimdir; bazen bir kelime söylememek, en ağır suçtur. Ama konuşman gereken yerde susmak da bir suçtur.
Beni en çok etkileyen kısım, Fatma Hanım’a edilen küfür sonrası Kâmil’in kendini tutamayarak kavgaya karıştığı o sahneydi. Çünkü orada mesele bir hakaretten çok daha fazlasıydı. O an Kâmil’in bam teline dokunuldu; yıllardır içini kemiren sessizlik, bastırdığı öfke, adaletsizliğe karşı duyduğu isyan bir anda alevlendi. O yumruk sadece birine değil, kendi korkularına, suskunluğuna ve çaresizliğine atıldı. Kâmil o an içindeki gücü fark etti; gerçekten neye değer verdiğini, ne için ayağa kalkması gerektiğini anladı. O kavga, onun içsel zincirlerini kırdığı, kendi vicdanının sesini ilk kez bu kadar gür duyduğu andı. (Hadi hadi hadi anla artık şu insanların niyetini Kamil demekten sinir küpü olmamı kenara bırakayım.)
Ama