Şu bilmediklerimizi bir bilebilsek!
Kalbimizin anladığı ve sanki bize söylemeye çalışırmış gibi çarptığı ama yine de açıklamadığı veya açıklayamadığı o sır nedir?
Geçmişe gidelim. Ailesi onun tek bir tebessümü için hayatlarını feda edecek insanlardı. Bulundukları şehirlerin en iyi okullarına yolladılar. Alabileceği en iyi eğitimi vermeye çalıştılar ve kesinlikle başardılar. Kaprislerine, ukala tavırlarına ve anormal isteklerine göğüs gerip göz yumdular. O kadar iyi yalan söylüyordu ki ailesinden bile yıllarca her şeyden nefret ettiğini saklayabildi. Eğer anlasalardı bir gün Kayra olacağını, eminim kanlarının ve paralarının son damlasına kadar oğullarını iyileştirmek için savaşırlardı. Dört kişilik ailenin içinde herkesin birbirine saygı duyduğu, birbirini incitmekten korktuğu bir cennet vardı. Ve bütün bunlara, olabilecek en sağlıklı aile ortamına rağmen Kayra delirdi. Ve onları terk etti. Gözünü kırpmadan. Eminim gittiğinde, hayatlarının en büyük şokunuyaşadılar. Çünkü en terk etmeyecek, en mutlu gibi görünen kişiydi Kayra o ailede... Kimse öğrenemedi hareketinin nedenini. Ve ben yine biliyorum ki, yeryüzündeki meleklerden kurulu ailesi, sahip oldukları sınırsız bağışlayıcılıklarına uygun olarak, Kayra’nın kendilerini terk etmesinin nedenini yine kendilerinde aradılar. Bilemezlerdi çocuklarının doğadışı bir yaratık olduğunu. Yaşamış olduğu normal çocuk ve genç hayatıyla kendilerini yıllarca kandıran bir tiyatrocuya annelik, babalık yaptıklarını bilemezlerdi... Gelelim bana... Benim durumum Kayra’nınkinden çok farklıydı. Belki sadece başlama noktamız aynıydı diyebilirim. İlk tanıştığımızda, ailelerimiz hemen hemen benzer şekillerde yaşıyor ve bizi büyütüyorlardı. Ama bugün bile Kayra’ya anlatmadığım, kimseye de anlatmayı hiçbir zaman düşünmediğim olaylar olmaya başlıyordu ailemde. Öncelikle, Kayra’yla sürekli iletişime girmeye çalışan, düşüncelerini öğrenmeye çalışan ve onun yalanlarını büyük bir saflıkla, ilgiyle dinleyen bir
Serinliği kanımın akışını yavaşlatır, dünyada, evrende sadece benim olduğumu düşündürürdü. Sadece ben! Başka kimse yok. Sadece bir zihin! Düşünceler, görüntüler, konuşmalar, kahkahalar. İçinde hepsini barındıran bir zihin. “İşte!” derdim kendime. “Dünya artık o üzeri kalabalık toprak parçası değil. Dünya işte bu! Zihin. Dünya benim zihnim! Dünya benim aklım. Hayatsa çöle karışana kadar var. Kendimi gömmemden cesedimin kum tanesine dönüşmesine kadar geçen bekleme süresi. Düşünme süresi. Hayat bu! Düşünmeye ayrılan zaman. Kendimi kumların içine saplamış şekilde nefes alarak yattığım süre. Hepsi bu. Kum tanesi olana kadar aklından geçen her şey. Başka bir şey değil...”