Uçurum
Uçurumun kenarındayım. Arkamda geçmişimden alacaklılar, önümde ise geleceğim. Zaman geçiyor ve sanki hepsi mehtâbı bekliyor. Geçmişimi Kötü Kullanıp, Geleceğimi ise hiçe saymıştım. En azından güzel sonla intikam almak istiyorlardı. Haklarıda yok değildi. ​Nedensizce sırıtıyordum. Sağdan veyahut soldan kaçmak geldi aklıma lakin oraları bile doldurmuşlardı. ​Kendimi bu Kainatın hem en cesur hem korkağı gibi hissediyorum. Uçurumdan Korkmuyor lakin Sonrasında ne olacağını bilmediğimden Korkuyordum ​Bana niçin bunu yapıyorlar. Direkt son verseler. ​Artık gitmek zamanı gelmişti. Vakit geldi. Hali ile veda etmekde gerekti. Tüm herşeye, sevdiğim herkese çiçeklerin açtığı, sümbüllerin öttüğü hayvanların otlandığı güzel bir bahar gününde buluşmak dileği ile...
Alıntı
İCMÂL-TAFSÎL İLİŞKİSİ...
(...) İcmâl-tafsîl ilişkisi, esasında kuvve-fiil ilişkisidir; asıl-gölge münasebetinin gelişme ve açılma planındaki görünüşüdür. İcmâl asıldır; tafsîl onun zaman, mekân, mesele ve tatbik içindeki açılmış gölgesidir. Bu, mânâ-kalıp ilişkisinden daha farklıdır; çünkü burada görünme değil, açılma ve gelişme, yani potansiyelin aktüelleşmesi esastır. Esas olan, özde bulunan hakikatin zamanla açılmasıdır. İcmal, toplu hakikattir; tafsil, o toplu hakikatin açılmasıdır. Tohum-ağaç misâli bu ilişkiyi iyi anlatır. Ağaç, tohumun kendisini açmasıdır. Tohumda ağaç icmal hâlindedir; ağaçta tohum tafsil hâlindedir. Tekrarlarsak, burada mesele yalnız görünmeyenin görünmesi değildir; toplu, yoğun, öz hâlindeki bir hakikatin zamanla açılması, dallanması, mertebelenmesi, tafsil kazanmasıdır. İstidad-gerçekleşme ilişkisi bunu anlatır. Büyük Doğu-İBDA ilişkisi de burada anlaşılabilir: Büyük Doğu’da icmâl hâlinde bulunan mânâ, İBDA’da tafsîl, işleyiş, mevzu, dil, metod ve tatbik kazanır. Büyük Doğu kaynak, gövde, mânâ, sebep, şekil, öz ve gaye olarak durur; İBDA onun yemişi, nakşı, zâhiri, oluşu, tebliği, işletilişi ve “niçin” kanadı olarak görünür. Aynı şekilde Peygamberî hakikat sahabede; sahabe hakikati mezhep, içtihad ve vazife taksiminde; Mutlak Fikir ise eşya ve hâdiseler karşısında tafsil edilir. Zamanüstü-zamanî ilişkisi de asıl-gölge düzenine bağlıdır. Zamanüstü asıldır; zamanî olan onun tarih, hâdise, şart ve mekân içindeki gölgesidir. İBDA’nın iddiası, zamanüstü hakikati zamanî şartlarda işletmesi ve zamanî olanı zamanüstü ölçüye bağlamasıdır. Zamanî olanı mutlaklaştırmak, gölgeyi asıl yapmak olur. Zamanî olanı inkâr etmek ise asılın gölge alanındaki tatbikini yok saymak olur. **Değişme-değişmezlik ikiliği de burada belirir. Değişmezlik asıldır; değişme onun
Tefekkürât
Reklam
Hasan-ı Basrî (rahimehullah) şöyle dedi: “Allah’ın, istiğfar eden bir kimseye azap edeceğini zannetmiyorum.” Ona denildi ki: “Niçin?” Dedi ki: “Ona istiğfar ilham eden kimdir?” Denildi ki: “Allah.” Bunun üzerine Hasan-ı Basrî şöyle dedi: “Allah ona istiğfar ilham edip de ona azap etmek ister mi?” “Allah, onlar istiğfar ederlerken kendilerine azap edecek değildir.” (Enfâl Suresi, 33)
İBDA'yı Okumaya Nereden Başlamalıyım?
“İBDA’yı okumaya nereden başlamalıyım?” Bu soruya genellikle dilin ağırlığı, eserlerin zorluğu veya hangi kitabın daha kolay anlaşılacağı açısından cevap aranır. Elbette bunlar bütünüyle önemsiz değildir. Çünkü İBDA dili ilk temas eden okuyucuya ağır gelebilir; kavramlar yoğun, cümleler girift, göndermeler geniş, meseleler sembollerle iç içedir. Fakat soruyu soranın öğrenmek istediği şey çoğu zaman yalnız bu değildir. O, aslında şunu sormaktadır: İBDA’nın vermek istediği ilk ders nedir? İBDA nasıl okunmalı? İBDA’yı nasıl doğru anlayabilirim? Buna karşılık, İBDA Külliyatı’nı okuyup anlama meselesi de yalnızca “şu kitaptan başla, sonra bunu oku, ardından buna geç” şeklinde liste sırasıyla çözülecek bir mesele değildir. Çünkü İBDA’nın da okuyucusundan talepleri vardır. Başlangıçta ilk öğrenilmesi gereken şey, kitap isimlerinden önce okuma tavrıdır. İBDA, roman gibi tüketilecek, akademik makale gibi fişlenecek, ideolojik broşür gibi ezberlenecek, tasavvuf risalesi gibi sadece zevk edilecek bir külliyat değildir. Çünkü İBDA okumak, malûmat toplamak değildir. İBDA okumak, düşüncenin merkezini değiştirmek, kavramlar arasındaki nisbeti görmek, meselelere İslâm’a muhatap anlayış zaviyesinden bakmayı öğrenmektir. İBDA okumak, bir dilin içine girmek, kavramların birbirine nasıl bağlandığını görmek, aynı meselenin farklı eserlerde nasıl yeniden açıldığını takip etmek, her kitabı kendi mevzuu içinde okurken bütünle irtibatını kaçırmamaktır. Külliyatın zorluğu da, bereketi de buradadır. Bu külliyata hangi kitaptan başlanacağı kadar, hangi tavırla başlanacağı da önemlidir. Hattâ daha doğru söylersek, tavır yanlışsa doğru kitaptan başlamak bile okuyucuyu doğru yere götürmeyebilir. **Bu yüzden meseleye “önce en kolay, en akıcı kitabı okuyun” diye cevap vermek
Tefekkürât
Çoğumuz, babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba, “baba” demeye başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil, bir alışkanlıktan bahsederiz: Annemize, “babam bugün niçin gecikti? ” diye sorarız; kardeşimize, “babam yine su istiyor,” der ve dertleniriz; bazen de,”babama hangi yalanı uydursam,” diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her seferinde, bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o” biraz” yabancının, zamanın karşısında nasıl da eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunlukları orta yerde bırakıp, kederli yüzünü terk eder. Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür! Ali Ayçil
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak, Meyvalar sabırla olgunlaşırmış. Bir gün gözlerimin ta içine bak: Anlarsın ölüler niçin yaşarmış. Sezai Karakoç Fotoğraf: Dursun Çiçek
Reklam
Reklam