10/10
·296 syf.··
Beğendi
·
2026 35. kitabı
·
23 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 23:57
Kitabı sindire sindire okudum ve bugün arkadaşlarımla tahlilini yaptık, taze taze sizlerle de paylaşmak istedim yorumumu. Her satırı çizmemek için kendimi çok zor tuttum öncelikle bunu belirtmek istiyorum. Meğer ne çok kanayan yaramız varmış dedirtti her sayfa. En beğendiğim yanı ise sorunu ortaya atıp bitirmemiş olması. Tüm tehlikeleri göze alarak çözümünü de sunması takdire şayan. Şuur sahibi bir yazarın kitabını okumak çok keyifli, okuyunca daha iyi anlayacaksınız. Kitabın içeriğine gelirsek; Kadın erkek ayrımını harikulade bir biçimde ele almış, cemal ve celal sıfatlarının kadın ve erkekte nasıl meydana çıktığını ve bunun artılarını anlatmış yazar. Buradan yola çıkarak birbirlerini tamamladıklarını, bu tamamlanma gerçekleşmediğinde, yanlış yollara sapıldığında (eşcinsel olmak gibi) ruhun daima eksik kaldığını ve oradan da o eksikliği tamamlamak için o sevgi ihtiyacının üstel bir el ile başka şeylere yönlendirildiğini kaleme almış. Burada baba otoritesinin önemini, kadim geleneklerin, maneviyatın, inancın, kadının kadın gibi, erkeğin erkek gibi olmasının önemini o kadar hissettiriyor ki yazar. Beyninizde yankılanıyor her bir satır. Bunun yanı sıra elimizde ki telefonlara kadar nasıl bize hükmettiklerini daha net görüyoruz bu kitapta. Ben okurken her bir başlıkta bir duraksayıp okuduklarımı tefekkür ettim ve Allah'a sığındım. Çünkü böyle bir dünyaya çocuk getirmek çok büyük bir sorumluluk, bununla beraber gelişmemiz gereken çok mesele olduğunu daha iyi anladım. Ben bilincimi, şuurumu, maneviyatımı, tasavvufi yönümü ne kadar geliştirirsem, Allahın izniyle çocuğuma da o kadar alan açmış olurum. Ve belki kim bilir bu şeytanlarla baş edecek evlatlar yetiştiririz bu uğurda. Özellikle kadın ve erkeğin rollerinin benimsenmesi ecinselliğin önüne geçmek için çok önemli bir
Hekaton'la Son TangoMustafa Merter · Ketebe Yayınları · 20251,226 okunma
Tarihin Gölgesinde Bir Soygun
Puan vermedi·224 syf.··
2026 49. kitabı
·
14 saatte okudu
·
Okunma: 03 Haziran 2026 22:54
19. yüzyıl Osmanlısına gidiyorsunuz. Vaka-i Hayriye’nin (Hayırlı Olay) ardından, Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde ortadan kaldırıldığı günlerin hemen sonrasındayız. İmparatorluk, eski ihtişamından uzaklaşmış; siyasi, askerî ve toplumsal sorunlarla mücadele etmektedir. Tam da böyle bir dönemde büyük bir soygun planlanır. Bu iş için ise zindana düşmüş, ardından tövbe ederek bambaşka bir hayat sürmeye başlamış olan Müderris Zindan Şeyhi Ubeydullah Ağa uygun görülür. Böylece kendinizi entrikaların, sırların, hırsların ve ihanetlerin iç içe geçtiği sürükleyici bir hikâyenin içinde bulursunuz. Yapılan planlar, ortaya çıkan engeller ve beklenmedik ihanetler derken akıllarda tek bir soru belirir: Bu soygun nasıl sonuçlanacaktır? Sarayın en korunaklı ve güvenli bölgesinden çıkmak için nasıl bir plan yapılmıştır? Daha da önemlisi, bu plan başarıya ulaşabilecek midir? İskender Pala, soygun hikâyesini anlatırken roman kahramanlarının kişisel yolculuklarını da ustalıkla işler. Karakterlerin hüzünleri, mutlulukları, aşkları ve hayal kırıklıkları anlatılırken, bir yandan da Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu karmaşa gözler önüne serilir. Devletin yaşadığı bu buhran, toplumun her kesimine sirayet etmiş durumdadır. Romanda beni en çok etkileyen bölümlerden biri, Mora Yarımadası’nda yaşanan Rum ayaklanmaları ve bu süreçte Müslüman Türklerin maruz kaldığı acılardı. İçlerindeki öfke ve nefret o dönemde aynı, bu dönemde de aynı bence, kesinlikle müslümanlara karşı duruşları hiçbir zaman değişmedi ve değişmiyor. Çünkü her daim tehlike olarak görüyorlar. O yüzden müminler dost olmalı ve birbirini sevmeli, geçici dünyalık hırslara kapılıp ayrışmamalı. Bu birlik ve beraberliği sağladığımız zaman, kimse aramıza nifak tohumlarını sokup zayıf düşüremez. İskender Pala’nın etkileyici
Soygunİskender Pala · Kapı Yayınları · 20261,474 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi·208 syf.··
Beğendi
·
2026 50. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 11:10
#ŞuleAkşun un kaleme aldığı #YeryüzüSürgünleri temelde Hasan karakteri üzerinden anlatılan Milli Mücadele yıllarında ülkemizin ege kıyılarında barış içinde yaşayan Müslüman ve Rum kesimi arasına giren savaşı ve yaşananları anlatıyor. Zeytin toplama işinde çalışırken sevdalandığı Thalia'ya açılmadan Rum askerlerinin köylere saldırdığı haberini alan Hasan, en yakın arkadaşı Mehmet'in seferberlik çağrısına karşı adadan ayrılmayı tercih eder. Birlikte zaman geçirdiği, anılarını paylaştığı insanlar ile savaşmaktan kaçar. Doğup büyüdüğü topraklardan ayrılan Hasan'ın gidebileceği tek yer vardı aklında; babasının arkasında bıraktığı sırrını öğrenebileceği Ayvalık'ta yaşayan Celal'i bulmak. Ama yurtta başlatılan seferberlik Celal'i de bulmuş onu cepheye almıştı. Bunu öğrenen Hasan bu savaşın içinde bulunmak istemediği için bir müddet kaçakçılar ile dağlarda saklanmış ama bu eziyete daha fazla dayanamayınca teslim olup cephede eli silah tutan askerlerden biri olmuştur. Kader bu ya aradığı Celal ile omuz omuza savaşır, aradığı cevaplara ulaşır ama onun şehit olmasına tanıklık olur. Kendisi de Kaz Dağlarının eteklerinde zeytinlikler içinde bir köyde Theo tarafından yaralı olarak bulunur. Savaşta oğlunu kaybeden Theo, Hasan'ı evladı yerine koyar, ona iş bulur ve kök salması için yuva açar. Ama ne yazık ki savaş henüz bitmemiş, yıllar boyunca birbirine komşu olmuş, aynı sofrayı paylaşmış Türkler ve Rumlar arasına nifak tohumlarını ekmeye devam etmektedir... "Ama mutluluk tıpkı bir kelebeğin ömrü gibiydi. Başladığı gibi bitecekti çabucak." Yeryüzü Sürgünleri; aidiyet, mecburi göç, yokluk ve savaşın gölgesinde Şule Akşun'un betimlemeleri ile yoğun duygular içinde okuyacağınız bir roman, aklınızda olsun...
Yeryüzü SürgünleriŞule Akşun · Destek Yayınları · 202628 okunma
Bir kahve içtiler ve…
9/10
·192 syf.·
2020 26. kitabı
- Her şey huzursuzlukla başlıyor. Kitabı bölüm bölüm incelemek istedim. Her hikayede aslında tıpkı vahdeti vücut gibi aynı ana yola ulaşan tali yollar gibi kısa mesajlar var. I. BÖLÜM 1) Aynalı Baba ile Konuşma ilk çatışma: “Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr ettiğimi kalbimle kabul ediyordum.” “Yalnızca ben “var”ım. Çünkü “hiç”im ve “yok”um. Varlığım mutlaktır. Yokluk, bağımlı olan için vardır. Mutlak “varlık”tır, “var”dır.” ↳ Vahdet-i Vücud (varlığın birliği) “Ben” insan egosu değil, ilahi varlığın bir yansımasıdır. Tasavvufta insan kendi başına bir varlığa sahip değildir. Bir aynanın içindeki görüntü gibidir. Ayna çekilirse görüntü yok olur. Kişi kendi benliğini yok saydığında geriye kalan tek gerçeklik Allah’tır. - Benliğimden vazgeçtiğim an, gerçek varlığın bir parçası olduğumu anlarım. - Eğer bir şey mutlak ise onun dışında bir varlıktan söz edilemez. Evrende her şey tek bir kaynaktan geliyor. Mutlak varlık için yokluk diye bir kavram yok. Eğer bir şey mutlaksa, onun zıttı yokluk imkânsızdır. Özet: ölmeden önce ölünüz. Benim bu küçük, sınırlı ve aciz benliğim aslında koca bir hiçtir. Ben bu hiçliği kabul ettiğimde aslında her şey olan o Mutlak Varlık ile birleşirim. Gerçekten var olan tek şey O’dur ve ben O’nun bir yansımasıyım. Kitabın ana felsefesi budur. Bu anlayışla yazılan diğer eserleri toparlamak gerekirse en bilinenleri: (1) Muhyiddin İbnü'l Arabî = Fususü'l Hikem (fikir babası - en büyük şeyh) (2) Mevlana = Mesnevi (3) Yunus Emre = Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm (4) Hallac-ı Mansur = “Enel Hak” - Ben Hakk'ım. Canını vermiştir. (5) Spinoza = Etika → Mantıkut Tayr (Kuşların Dili) → Hay Bin Yakzan → Dünyanın ilk felsefi romanı → Siddhartha 2) Yokluk Tepesi Filibe’yi biraz araştırınca– Bulgaristan / Plovdiv (Alimler yatağı) Meriç
A'mak-ı HayalFilibeli Ahmed Hilmi · Pozitif Yayınları · 201122,4bin okunma
Puan vermedi·204 syf.·
2026 10. kitabı
Kimilerinin her şeyin bittiğini sandığı, kimilerinin de yeni bir hayatın başladığına inandığı yerde, yüksek duvarlarla gözlerden gizlenmiş eski bir mezarlığın sessizliğinde Aynalı Baba. Ayna parçaları taktığı sarığı ve cübbesi, teneke parçaları iliştirdiği pejmürde kıyafetiyle tam bir tezat teşkil eden vakara sahip yaşlı bir adam. Ve Raci.. Pozitivizm ve maneviyat arasında sıkışıp kalmış huzursuz bir genç. Osmanlı'nın son dönem aydınlarından Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Amak-ı Hayal isimli kitabında buluşturmuştur bu iki karakteri. Kitap, okuru, mürşid-i kamil olan Aynalı Baba rehberliğinde irfana uzanan gizemli bir yolculuğa davet eder. Raci, yolculuğun sonunda hayallerin derinliklerinde kaybolmanın aslında kendini bulmak olduğunu keşfedecektir. Amak-ı Hayal konusu itibarıyla bir seyri sülûk kitabıdır. Ancak yazım türü olarak hangi kategoriye girdiği tartışma konusu olmuştur. İlk tasavvufî roman olduğunu söyleyenler çoğunlukta olsa da içerisindeki Buda, Zerdüşt, Brahman, Platon gibi İslam dışı unsurların varlığı onu alışılmış bir tasavvuf kitabı olmaktan çıkarmaktadır. Üslup açısından ise her ne kadar roman türüne yakın görülse de modern roman kriterlerine tam olarak uymamaktadır. Bu bakımdan Amak-ı Hayal ne tam bir roman ne de tam bir hikaye kitabı sayılabilmiştir. Muhtevası ise ne sadece tasavvuf ne de sadece felsefedir. Anlaşılan o ki Darulfununda felsefe hocalığı yapan ve tasavvufla iç içe bir hayat yaşayan yazarın bu kitapla amacı, felsefî, tasavvufî ve ahlâkî konulara ait görüşlerini okucuyu sıkmadan bir kurgu dahilinde aktarmaktır. Roman tekniğini ise sadece bir kılıf olarak kullanmıştır. Amak-ı Hayal iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Raci ve Aynalı Baba'nın tanışmasına ve Raci'nin rüya aleminde
A'mâk-ı HayalFilibeli Ahmed Hilmi · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202122,4bin okunma
"Mazeret Üreticilerinden miyiz Yoksa Hazırlık Ehli mi?"
Puan vermedi·102 syf.··
2026 51. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2026 13:27
Selam hidayete tabi oların üzerine olsun. Kitap incelemesine gelince; Kitaplığımıza genellikle edebi zevklerimizi tatmin edecek ya da entelektüel birikimimizi artıracak eserler ekleriz. Ancak bazı kitaplar vardır ki, size bir konfor alanı sunmaz; aksine oturduğunuz koltuğu altınızdan çeker, kalbinize ve inancınıza doğrudan bir ayna tutar. İşte Muhammed Bin Ahmed Es-Salim’in kaleme aldığı, dilimize “İslam Cihadına Katkıda Bulunmanın 39 Yolu” olarak kazandırılan bu nadide eser, tam olarak bu cinsten. Bir muvahhid için iman, sadece dille ikrar edilen soyut bir iddiadan ibaret değildir. İman; ameli, hareketi ve en önemlisi saf belirlemeyi zorunlu kılan canlı bir hakikattir. Yeryüzünün her köşesinde küfrün Müslimler üzerine çullandığı, ümmetin coğrafyalarında izzetin ve namusun çiğnendiği şu gariplik çağında, bu kitabı okumak benim için entelektüel bir okuma değil, bir nefis muhasebesi oldu. Müellif eserine, adeta kalbimizin tam ortasına bir ok fırlatan Tevbe Suresi 46. ayetiyle başlıyor: “Şayet onlar, cihada çıkmayı istemiş olsalardı onun için hazırlık yaparlardı.” Kitap boyunca zihnimde hep aynı soru yankılandı: "Ben neyin hazırlığındayım?" Dünyanın lüksünün, geçici heveslerinin mi; yoksa Allah’ın dinini dert edinmenin mi? Kitabın en benzersiz yönü, cihad kavramını sadece cephedeki sıcak savaşla sınırlamaması; onu tevhidi bir hayat nizamının merkezine yerleştirmesidir. Yazar, cepheye gidemeyen ama kalbi oradaki muvahhidlerle atan bir müminin yapabileceği 39 somut yolu önümüze koyuyor. Gönülden samimiyetle bu arzuyu taşımaktan, lüksü ve israfı terk etmeye ; kâfirlerin mallarını ve iktisadi güçlerini boykot ederek onları zayıflatmaktan, dil ile mücahidlerin onurunu savunmaya kadar uzanan geniş bir
Din
İslam Cihadına Katkıda Bulunmanın 39 YoluMuhammed Bin Ahmed Es-Salim · Şehadet Yayınları · 20137 okunma