Özgürleştirici coşkuya yönelim ancak tıravmatik hakikat hem serbestçe kabul edilip hem de bütünüyle yaşandığı zaman gerçekleşir: "Hakikat öğretilmez, yaşanır. Savaşa hazırlanın!" Hermann Hesse'nin "Boncuk Oyunu"nda geçen bu iki cümle, tıpkı Rilke'nin o meşhur
"seni görmeyen hiçbir yer yok çünkü. Hayatını değiştirmelisin" dizeleri gibi alakasız bir yargı olarak nitelendirilebilir:
"Eğer Şey beni her yerden görüyorsa, bu beni niçin hayatımı değiştirmeye zorlasın? Neden gayrişahsi bir mistik deneyime girerek "kendimden sıyrılmayayım" ve başkasının bakışıyla özdeşleştirmeyeyim kendimi?
Keza, eğer hakikat ille de yaşanacak bir şeyse, neden bir mücadele gerektirsin ki? Mesela niçin tefekküre dalacağım içsel bir deneyim yaşamayayım? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Gündelik hayatlarımızın "kendiliğinden" hali aslında bir yalanı yaşamaya tekabül
eder ve bu döngüden çıkmak da sürekli bir mücadeleyi gerektirir.
Bu süreç insanın kendisinden dehşete düşmesiyle başlar.
"Gökkubbenin altında tam bir keşmekeş"in yaşandığına dair
benzer bir dolu işaret olsa da, hakikat acıtır ve biz de nafile hakikatle yüzleşmekten kaçınmaya çalışırız."
Gəl bir şeir yazaq, ya da
oturub "Forrest Gump"a baxaq
"No Country for Old Men"dəki kimi yazı-tura ataq
ya hərşeyə, ya heçbir şeyə
Run, Forrest, Run!
Nübar