Eskiden bilmezdim, şimdi biliyorum, siz de biliyorsunuz: gülüşler farklı renklerde olurlar. Gülmek içinizdeki patlamanın sadece uzaktan gelen aksisedasıdır; belki bayram gibi renkli, kırmızı, lacivert, altın roketler gibidir, belki de insan bedeninin havaya uçan parçacıklarıdır...
Öleceğinize inanır mısınız? Evet, insanoğlu ölümlüdür, ben bir insanım: buradan... Hayır, o değil: bildiğinizi biliyorum. Bense şunu soruyorum: bu sayfayı tutan parmakların günün birinde sararıp, buz gibi olacağına inandınız mı, kesinlikle inandınız mı, aklınızla değil de vücudunuzla inandınız mı, hissettiniz mi?
"Ben insanım ve insanlara konuk oldum," diyebilmek, az şey mi? Beni barındıran insanlığın ta kendisidir. Yürek, bedenden daha çok gözetilirse, ufak mahrumiyetlere daha kolay katlanılır.
Doğduğumuzda girdiğimiz savaş meydanından ölünce çıkarız. Ömrün sonuna varıldığında yarış arabasını iyi kullanmayı bilmenin ne yararı var bize? Yapılacak tek şey kalmıştır, o da oradan nasıl çıkacağını düşünmektir. Yaşlı birinin öğreneceği tek şey, ölmektir, fakat aksi gibi benim yaşımda en az yapılan da bu; ölümün dışında her şey düşünülür. Tüm yaşlılar hayata çocuklardan daha fazla bağlıdırlar ve gençlerle karşılaştırıldığında daha zor ayrılırlar hayattan. Çünkü ömürleri boyu bu dünya için çalışmışlar, tüm çalışmaları sona erdiğinde, boşuna emek verdiklerini görmüşlerdir. Bütün emekleri, bütün servetleri, çalışarak geçirilen uykusuz gecelerinin bütün meyveleri gittiklerinde geride kalacaktır. Yaşadıkları sürece, ölürken götürebilecekleri bir şeyler edinmeyi de düşünmemişlerdir.