"Peki bunu kardeşin için yapmıyorsan, neden bu ülke için savaşıyorsun? Anlamadığın, aileni elinden aldığı için tiksindiğin bu ülke..."
"Haklısın," diyerek sözümü kesti. "Bu ülkeyi asla anlamadım. Ahmed'in neden her şeyi bırakıp burada kalmaya karar verdiğini asla anlamadım. Seninle tanışana dek."
“O bir nehir,” diye iç geçirdim gözlerimi kapatırken. “Onu bırakmayacağım, baba.”
“Tamam, oğlum,” dedi yatıştırmaya çalışarak. “Bırakma onu." “Kalbimi yerinden öyle bir oynatıyor ki yani böyle...”
“Gerçekten mi?"
“Çok fena, baba,” diye iç geçirdim. “Güm, güm. Lanet olası güm diye atıyor kalbim.” Başımı iki yana salladım. “Sürekli böyle.”
Nihayet kapılar açıldı. Kalabalıktan yükselen ses yıldızları titretecek kadar yüksekti.
Tek vücut gibi dışarı çıktılar. Tezahürat eden şehre, sokaklara doğru. İnsanların dans ettiği, şarkı söylediği, ağladığı ve el sallayan, krallıklarını, topraklarını kurtaran, gülümseyen hükümdarların, savaşçıların ve kahramanların geçit törenine bakarak ellerini kalplerinin üzerine götürdükleri sokaklara doğru.
Yeni bir dünya.
Daha iyi bir dünya.
“Morath bir ölüm tuzağı.”
“Öyle.”
“Ben… Biz sensiz gidemeyiz.”
“Biliyorum.”
Dorian, Manon’un gözlerinde korkunun belirdiğine yemin edebilirdi. Fakat ona öfkelenmedi. “Yalnız gitmekten korkuyor musun?”
“Elbette korkuyorum. Aklı yerinde olan herkes korkar. Fakat görevim korkularımdan önemli bence.” Manon’un yüzünde öfke kıvılcımı belirdi. Sonra o öfke silindi. Yerini Dorian’ın sadece o günün erken saatlerinde gördüğü şey aldı. Kraliçenin yüzü. Gözleri yer yatağına çevrildi. Sonra da Dorian’ın gözlerine. “Ya kalmanı isteseydim?”
Soru Dorian’ı neredeyse gafil avlamıştı. “Sanırım bunun için ikna edici bir sebep olmalı.”
“Çünkü gitmeni istemiyorum.”