• Başta üzerimde emeği olan Anaokulu Öğretmenim Aysun Hocama:

    "Anaokulunda 23 Nisan şenliklerinde beni damat yapmıştı,
    ilk kez bi kızın elini o gün tutmuştum ve de ömrümde ilk belki de son kez gerçek aşkı daha 6 yaşında bana tattırmıştı",

    İlkokulda gevezelik yaptığım için ilk tokatı yediğim ve hayatımda ilklerin öğretmeni olan Hatice Hocam olmak üzere Tüm Öğretmenlerin, Öğretmenler Günü Kutlu Olsun...
  • Wow, başlık titretti mi? Hımm, devam edelim o halde.

    “Davacınla mahkemeye giderken yolda onunla anlaşmaya
    çalış ki seni hâkim karşısına çıkarmasın ve hâkim seni
    zindancıya teslim etmesin ve zindancı seni zindana
    kapamasın. Söylemiş olayım, borcunu son kuruşuna kadar
    ödeyene dek kurtulamazsın oradan.”
    Yeni Ahit, Luka, 12: 58,59



    “Hazır ol!”

    On iki asker önce esas duruşa geçip sonra da tüfeklerini
    omuzlarına dayadılar.

    Kadın hiç kıpırdamadı.

    Hâlâ hiçbir korku belirtisi göstermeden karşılarında
    dikilmekteydi.

    ''Nişan al!''

    ''Ateş!''

    Televizyonlarda, filimlerde izlediğiniz gibi vücudu titreyerek, sallanarak yere yığılmadı, kollarını kaldırıp çırpınmadı bile. Olduğu yere hafifçe yığıldı, başı hâlâ dimdik, gözleri hâlâ açıktı. O masum yüzün altında kan havuzu oluşmuştu. Askerlerden biri bu görüntüye dayanamadı ve oracıkta bayıldı. Teğmen tabancasını çıkarıp kadının yanına geldi, yüzüne kan sıçramaması için silahı şakağına bastırmadı ve tetiği çekti. Mata Hari öldü...

    Acıyı hisset, daha, daha ve daha...

    16 yaşlarında evinden uzak, yatılı bir okuldasın. Müdür zürriyetsizi seni bir gün odasına çağırıyor, ardından kapıyı kapatıyor ve seni öpmeye... şeyinle oynamaya başlıyor sonra hızlı bir şekilde masaya yatırıyor ve bekaretini bozuyor. Evet, Mata bunları yaşadı, öyle ki korku onu anlatmaktan alı koyuyordu. Ta ki okulda kendisi gibi buna maruz kalan arkadaşlarının olduğunu duyana kadar. Ne fark eder? Müdür emekli olmuş, kimse suçlama da bulunamazdı. Onlarca kız, hepsine tecavüz eden bir zürriyetsiz! Yinede korku engel oluyor, birilerine anlatsan eve çağırılır, olay duyulur, hayatın alt üst olur. Hoş, şimdi sanki çok iyiymiş gibi...

    Mata o kadar güzel bir kadın ki, ama bir o kadar da bahtsız ve şanssız. Ülkeden ayrılmak ve kaçmak istiyor, bunun için gazeteye ilan veren bir subay(Rudolf MacLeod) ile tanışır ve bu subay baya varlıklı biridir. Endonezya'da varlıklı bir subay, bir kadın daha ne isteyebilir ki? Mata bu hayal ile geçmişi bir kenara bırakıp 3. buluşmada evlenme teklifini kabul eder ve 11 Temmuz 1895'te evlenirler.

    https://hizliresim.com/16PqqA

    Günler ilerledikçe alkolik Rudolf, bakire olmadığını öğrenir ve ondan olanları anlatmasını ister; Mata hıçkırıklar içinde müdürün odasında olanları anlatır Rudolf günler geçtikçe daha fazla ayrıntı ister. Hatta o kadar ileri gider ki, tecavüze uğradığı o gün üzerindeki etekte alması için onu çarşıya yollar Mata'ya bazen karşı koymasını, bazen de inlemesini ister. Evet, haklısınız o kel kafasına kızgın yağ dökmek gerekiyor. Neyse, bunu yapmasının sebebi evde bulunan hizmetçilerin Mata'nın bundan zevk almasını hissettirmek. Mata o anları şöyle açıklıyor:''Yavaş yavaş benliğimi kaybettim. Günlerimi kızıma
    bakarak geçiriyordum, hırçın bir asilzade havalarında evde
    geziniyor, cildimdeki morlukları aşırı miktarda makyajla
    gizliyordum ama kimseyi, hem de hiç kimseyi kandıramadığımın farkındaydım. Yeniden hamile kaldım, oğlum doğduktan sonraki birkaç günü müthiş mutlu geçirdim, ardından bakıcı kızlardan biri bebeğimi zehirledi ama neden yaptığını bile öğrenemedim; bebeğimin ölüsünün bulunduğu gün evdeki diğer hizmetçiler bakıcı kızı öldürdüler. Çoğu
    intikam alacağım derken ölçüyü kaçırdığını düşünüyordu; çünkü kızcağız sürekli dayak yemiş, tecavüze uğramış
    ve bitmek bilmez çalışma saatleriyle emeği sömürülmüştü.''

    Neden mi yazdım bunları? Kadın olmak, üzgünüm 'kız' olmak... hiç düşündünüz mü? Aşağlık, ucube, şerefsizlerin yanında neden masum, doğal, birçok şeyden çok daha güzel genç kızların olduğunu? Para için mi? Yoksa servet için mi? Hayır. Çünkü dünyanın, bu aşağlık evrenin bir sistemi var, güzel olan her şey soldurulmalı ve yavaş yavaş eritilmeli. Bunu da iblisin gayrimeşru çocukları, yani göbekli, kendini beğenmiş, kibirli, kağıtlara sahip, takım elbiseli, sadece iki dakikalık fiziksel haz peşinde koşanlar yapmakta.

    Kitap hakkında...

    Paulo Coelho'ya ait okuduğum üçüncü kitap. Elbette bununla sınırlı kalmayacak. Hayır hayır, sevdiğim için okumam;önemli bir şeyler 'söylediği' için okurum.Yemek için yemem, yemeği sevdiğim için yerim. Eğer sevmezsem, neden yiyeyim ki?

    Casus kitabı, 2016 yılında yayımlanmış olup, klasik kitaplarında da olduğu gibi düşündürmeye, analiz etmeye ve çelişkiye düşürmeye çalışmıştır. Çelişki mi? İyi de kiminle?

    Neden bir aynanın karşısına geçip sormuyorsun?


    ''Kendimden kaçamayacağımı ancak şimdi anlıyorum'' (86)

    Bir daha oku, bir daha ve bir daha... Analiz edelim. Kendim'den' bütünüyle kaçmak istemek gibi. Ancak kaçamıyorsun, bu acı bir durum. Seçeneğin var mı peki? İki seçeneğin var. Ya kaçacak bir yer aramaktan vazgeçecek ve sonsuza dek sessizliğe mahkum olacaksın, ya da kabulleneceksin. Asıl soru: Hangisinin daha acı verici olduğu. Kaçmak mı, yoksa aramak mı? En zor şey de nedir bilir misin, aslında bu ikilemlerin birer safsata olduğunu bildiğini bildiğin halde arayışta olduğun. Aslında anladığın falan yok, sadece inandırmak ve kendini kandırmak istiyorsun hepsi bu. Bu göremeyebilir, duyamayabilirsin hatta yüz çevirebilirsin ama hissedemeyeceğini söyleyemezsin değil mi? His yanıltmaz, seni kandırmaz, sadece olsı gerçekleri sunar ve bu çoğu zaman acı olmuştur.

    ''Acıyı hissetmelisin, ancak o zaman özgürlüğe kavuşabilirsin.''


    ''Gelecekte hatırlanacak mıyım, bilmiyorum ama şayet hatırlanırsam mağdur bir kadın olarak değil, cesur adımlar atmış ve ödemesi gereken bedeli korkmadan ödemiş biri olarak görülmek istiyorum.''


    Sen ve senin gibiler bedelin en ağır şeklini ödedi, en aşağlık pozisyonlara girdi, aşağlık insanlara sunuldu, aşağlık insanların salyaları altında sahip olundu, aşağlık insanlar tarafından aşağlandınız... Suç sizde mi? Hayır. Yukarıya bakın!

    Keyifli okumalar.
  • Bağımsızlığımızın Timsali olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    * * *
    “Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk’ün S.D. III, S. 71)
    * * *
    “1881-1893 arasında sadece Mustafa’ydı,
    1916’ya kadar Mustafa Kemal,
    1921’e kadar Mustafa Kemal Paşa,
    1934’e kadar Gazi Mustafa Kemal,
    1934’te Atatürk!”
    * * *
    Bandı biraz geriye saralım,
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra…
    https://www.youtube.com/watch?v=r7nBtlbICTc
    *
    Vatan nedir bilmezsen, İşgal ederler!
    Toprak nedir bilmezsen, Parçalarlar!
    Devlet nedir bilmezsen, seni Sömürge yaparlar!
    Eğer direnmezsen;
    Eğer var olmak için Yemin etmezsen,
    Eğer Bağımsızlık için, Hürriyet için Kanının son damlasına kadar mücadele etmezsen;
    Seni köle ederler, uşak ederler, vatansız ederler, milliyetsiz ederler, dilsiz ederler…
    Seni hem manen, hem madden Haritadan silerler!
    Sen eğer “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyemezsen,
    Sen eğer “Hatt-ı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır, O Satıh Bütün Vatandır” diyemezsen,
    Sen eğer İstanbul’a demir atmış işgal gemilerini gördüğünde “Geldikleri Gibi Giderler” diyemezsen,
    Sen eğer “Egemenlik Verilmez, Alınır” diyemezsen,
    İstanbul İşgal edildiğinde, İzmir İşgal edildiğinde, Doğusu, Batısı İşgal edildiğinde, daha yolun başındayken “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyemezsen,

    ”Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlâtlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır!” diyemezsen,

    “EGEMENLİK! KAYITSIZ, ŞARTISIZ! MİLLETİNDİR!” diyemezsen,
    İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, İtalyan’ın, Rus’un egemenliğinde sömürge olursun!
    Bilmezsin tabi Yunan'ın İzmir’i İşgal ettiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsin tabi, Fransız’ın Fatih’in girdiği kapıdan İstanbul’a girdiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsen; Yine Yaşanır!
    O yüzden unutma!
    HATIRLA!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=PoYtoyMCERs
    Kolay Kurulmadı efendim! Kolay Kurulmadı, ANLAYIIN!


    *

    “40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu,
    Ne traktör, ne biçerdöver vardı,
    Şeker üretimi yoktu,
    Un ithaldi, pirinç ithaldi,
    Hastalıklar tüm sınırları sarmıştı,
    Bit’le başa çıkılamıyordu,
    İnsanlar ve hayvanlar kırılıyordu,
    Verem, tifüs, tifo salgını vardı,
    Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi,
    Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu,
    Anne ölüm oranı yüzde 18'di,
    Her beş anneden biri ölüyordu… Oran yüzde 40’tı.”
    *
    Devlet-i Aliyye hem güç kaybediyor hem içeride hem de dışarıda manen ve madden yağmalanıyordu.
    *
    1881’de Mustafa Kemal Dünyaya geldiğinde, Osmanlı iflas etmiş, “hasta adam” diye tabir ediliyordu. Padişah Abdülhamid’di, Düyun-u Umumiye kurulmuştu. Yabancı devletler, savaşmadan önce borç vererek, kredi vererek kendilerine bağımlı bir devlet yaratıyordu. Üretmeyen bir ülke bu borçları nasıl ödeyebilirdi? Tabi ki ödeyemezdi…
    *
    Demiryolları, limanlar, bankalar, sigorta şirketleri, posta şirketleri, telefon şirketleri, tramvay şirketleri, elektrik santralleri bize ait değildi, verilen borçlar, özellikle kapitülasyonlar Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların işine yarıyordu. Dilimizden düşmeyen İstanbul nüfusunun çoğunluğu yabancıydı. “Şimdilerde de Arap dolu gerçi…”
    *
    Birinci Dünya harbi kaybedildiğinde Alman mühendisler, Alman şirketleri ülkeyi terk etti. Aylarca Tramvaylar çalışmadı, zaten az olan elektrik, şehre verilmedi, İstanbul karanlığa bürünmüştü. Şehrin matem havası, Yıldız Sarayı’na pek uğramıyordu… İş gücü yabancı uyruklu vatandaşlardaydı.
    *
    İzmir ait olduğu bayrağa kavuştuğunda, Ermeni asıllı zanaatkarlar da ülkeyi terk ediyordu. Bütün el işçiliği biz de değil onlardaydı. Ustalar gitmiş, geriye çırak bile kalmamıştı. İzmir yanıyordu. Savaşın en büyük kaybı gençlerimizdi. Ülkenin genç nüfusu önceki yıllarda heba edildi. Yanlış komuta ve plansızlık bunun en başlıca nedeniydi. Mustafa Kemal rapor üstüne rapor yazmış, Alman komutanlardan idarenin alınıp, Osmanlı komutasına verilmesini istese de Enver Paşalar tarafından reddedilmiştir. Çöl dediğimiz vaha, belki İstanbul’dan bir ülke sınırı gibi gözükse de, vatanperver gençlerin mezarı olan kumdan ibaretti. Sadece geri çekilmek ve kalan canları kurtarmak, son ülke sınırını çizmek gerekiyordu. Her şey için geç kalınmıştı. Misak-ı Milli sınırlarımızı belirleyecek son savaş Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır. Yıllar sonra… Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta nihayete ermiş, 9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden def edilmişti. Sokaklar mavi beyaz bayraklardan arındırılıp, Şehitlerimizin kanı ile boyanmış Kırmızı Beyaz bayrağımızla donatılmıştı. Herkes elinde Mustafa Kemal fotoğrafı taşıyordu. İzmir alındığında, her şey yeniden başlıyordu. Herkesin savaşın artık son bulduğunu sandığı zaman diliminde Mustafa Kemal “Asıl savaşımız şimdi başlıyor.” diyerek, cehaletle savaşın fitilini ateşliyordu. Artık kafasında ki fikirleri, Cumhuriyet aydınlanmasında uygulamak için gün saymaya başlayacaktı.
    * * *
    Mustafa Kemal Ankara da iken direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası Ankara garı idi.
    Osmanlı’dan kalan dört fabrika vardı; Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri…
    Limanlar, madenler yabancılara aitti.
    Kadın insan değildi, söz söylemesinin imkânı yoktu, erkek önde o arkada yürürdü,
    Erkeksiz kadın sokakta dolanamazdı,
    Vapurda, Tramvay da perdeler vardı,
    Kadının meslek edinme, seçme ve seçilme hakkı yoktu,
    Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu,
    Tiyatro da oynayamaz, yazamaz, çizemez, söyleyemezdi,
    Kadın Osmanlı toplumunda yok hükmündeydi…
    Var gibi ama yok gibi…
    *
    Mustafa Kemal’in aile geçmişi ve çocukluğu hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi varlıklı ailelerden gelmişlerdi. Evleri ve gelirleri vardı, Ali Rıza Efendi’nin kereste mağazaları vardı. Yokluk içinde değil, varlıklı bir çocukluğa sahipti Mustafa. Selanik dönem itibari ile gelişen ve büyüyen bir yapıya sahipti. Abdülhamid’in hafiyelerinin daha az olduğu, yasaklı kitapların bulunabildiği, daha özgür bir şehirdi. Mustafa’nın okuduğu ve çokça duyduğumuz Şemsi Efendi Okulu, bilinenin aksine dini eğitim veren bir okuldu. Şemsi Efendi’nin eğitim alanında aldığı övgüler ve ödüller mevcuttur. Okulun yapısı, diğer okullar ile mukayese edildiğinde gelişmiş ve modern bir yapıya sahipti.
    *
    Mustafa Kemal’in küçüklüğünü merak eder sorarlarsa, can yoldaşı Nuri Conker’e atardı topu. Anlat Nuri derdi, kulübeye koliba derdi. “koliba da karga kovalıyordu” derdi Nuri, aralarında bir espriydi. Bunu ciddiye alanlar gerçek olarak yazdılar, Bozkurt kitabında H. C. Armstrong bunu yazmıştı. Yaşadığı dönemde yazılan ilk biyografilerdendi. Ne yazık ki, hiçbir şekilde Atatürk’ün yakınında dahi bulunmamış bu İngiliz casusu, Yüzbaşı H. C. Armstrong bu kitabında birçok iftiraya yer verecekti. Mustafa Kemal kitabı getirtti, tercüme ettirdi ve H. C. Armstrong a cevap verdi, dönemin akşam gazetesinde yayınlandı.
    *
    Günümüzde tarihçi vasfı ile hakaretler yayınlayanların kaynaklarından biri oldu. Bu kaynaklara Rıza Nur da katılacak, 1960 yılından önce basılmayacak kaydı ile İngiliz yayınevlerinden birine yazdığı söylenen hatıratını teslim edecekti. Düşüncesinde bu yıllara kadar yazdıklarına kimse cevap veremeyecek, çünkü herkes ölecekti. Kendisi 1942’de öldü. Hatırat denilen yalanları fesli 1958 ‘de Rıza Nur’un yazdıkları diye yayınladı. Kim ne kadar ekledi, gerçekten yazdı mı yazmadı muamma. Ama bütün bu karalamalar ve yalanların ardında hep İngilizler çıkmaktadır.
    *
    Tarihçi Gazeteci / Yazar Murat Bardakçı bu sözde hatırata kısaca cevap verecekti, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=dC7uRkJTns4

    Bir cevabı daha; https://www.youtube.com/watch?v=wXSdbd2hFKA

    Bir de bu kısa videoyu örnek olarak vereyim; https://www.youtube.com/watch?v=lYvw66zN3Vc

    İlber Ortaylı Yorumu;
    https://www.youtube.com/watch?v=LNeL20wYGL8
    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir, altlarda diğer söz de tarihçilerin yalanlarına istinaden birkaç örnek daha vereceğim…
    *
    Çocukları severdi, onları evlat edinirdi,
    Hayvanları sever ve sahiplenirdi,
    Tam bir doğa aşığı idi,
    Atatürk Orman Çiftliği onun eseriydi,
    Bir ağaç kesilmesin diye Yalova’da ki Köşkü temelden 4 metre diğer tarafa kaydırttı,
    Mühendisler geldi, zemine indi, hareket ettirmek için ray döşediler,
    Çalışmaları izlemesi için koltuk getirttiler, oturdu günlerce izledi, takip etti,
    https://pbs.twimg.com/media/DBd9FOKXgAAngwK.jpg
    Çalışanlar için çadır kurdular, o da çadır kurdurttu, çadırda kaldı,
    Dönemin gazeteleri bu olayı gereksiz uğraşlar olarak tenkit edecekti,
    Yıllar sonra doğa ve ağaçlar katledildiğinde ise ilk bu konu akıllara gelecekti,
    Atatürk Orman Çiftliği ise bu düşüncenin ürünüdür,
    Ot yeşermez denen yerde çiftlik kurmuş,
    Cumhuriyet’in doğal ürün ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmıştır,
    Her yıl mahsuller çoğalmış, daha da büyümüştür,
    *
    Kitap okumayı severdi,
    Cephelerde dahi vazgeçilmeziydi,
    Kurşunların yağdığı cephede Madam Corinne ile mektuplaşırken, kitap istiyordu,
    En sevdiği kitaplar arasında;
    Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi,
    Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu,
    Türk Tarih Kurumu’nun çıkartmış olduğu, Belleten,
    Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Mecliste bahsetmiştir)
    Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları gibi eserler vardır.
    *
    Tevfik Fikret hayranıydı,
    Birçok ülkenin sözlükleri elinin altında bulunurdu,
    Balkanlar’da, Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Kocatepe’de… Düşmanla burun buruna olduğu her yerde, tek düşüncesi vardı… Bağımsız bir ülke, bilimin ve fennin liderliğinde özgür bir Türkiye Cumhuriyeti… Özellikle sürgün edildiği yıllarda, gittiği Avrupa ülkeleri ona rol model olmuş, gelişmişliğe bizzat tanık olmuştu. Kısa zamanda iyi taraflarını düşüncesine not etmiş, çıkarttığı yayınlarda bahsetmeye başlamıştı. Türkiye o zaman Türkiya olarak geçiyordu, sonradan çıkmadı hep vardı.
    *
    Mustafa Kemal’in fikirlerinin en önünde Bilim ve Fen vardı, Kadın özgürleşmeliydi;
    Medeni kanunu meclisten geçirdi,
    Dönemin gazete ve dergilerinde kapanmalar meydana gelirken, kadın dergisi hayata geçiyordu,
    Resmi nikahı getirdi, ilk nikahı kendisi kıydı,
    Artık tek eşlilik vardı, birden fazla kadınla evlilik tarihe karışacaktı,
    Küçük yaşta evlilikler önlenebilsin diye yaş sınırı kondu,
    Seçme ve seçilme hakkı kademeli olarak kadınlara verildi,
    Meclis’e ilk ayak basan kadın, eşi Latife idi,
    Kadın hakları savunucusu idi,
    Mustafa Kemal’in eşi değil yardımcısıydı,
    Kadınlara eğitim hakkı verildi,
    Sakarya ‘da Yunanlılar varken, cepheden Türkiye Eğitim Kongresini tertipledi, açılış konuşmasını yaptı, “Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler” diyerek konuşmaya başladı, kadınları ön safhalara aldı, bir ilk yaşanıyordu, değişim daha zafer gelmeden başlıyordu, savaş cehaletle verilecekti, ilk adımı atıyordu, yıl 1921 idi.
    Düşman yaklaştığı için planlanandan birkaç gün daha az sürdü, cepheye geri döndü,
    *
    Dönem itibari ile;
    “Kadınlar insan yerine konmuyor, sayılmıyordu,
    Nüfus sayımında büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyordu,”
    Artık zamanı gelmişti, Cumhuriyet’in aydınlanmasına kadın eli değecekti,
    “Kıvılcım olarak gönderecek, ateş olarak geleceklerdi”,
    Cumhuriyetin temelini oluşturdular,
    Sabiha Gökçen ; ilk savaş pilotumuz oldu, dersler verdi, pilotlar yetiştirdi,
    Afet İnan ; Fransızca eğitimi aldı, Cenevre Üniversitesi Tarih bölümünden diploma aldı, Türk Tarihi Tezi ile doktora yaptı, Ankara dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent oldu, profesör oldu. TTK’nun asbaşkanı oldu. Kara Harp okulunda ders verdi, Devrim tarihi ve kadın haklarına dair kitapları dokuz lisana çevrildi. Çağdaş Türk kadını modeliydi.
    Fatma Refet Angın, Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmeni,
    Leman Cevat Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kadın mimarı,
    Bedia Muvahhit, Cumhuriyet’in ilk kadın tiyatrocularından,
    Keriman Halis Ece, 1932 yılı Dünya Güzellik yarışması birincisi,
    Cahide Sonku; Cumhuriyet’in ilk kadın yönetmeni,
    Halide Edip Adıvar, her ne kadar sonradan Atatürk ile ters düşse de Milli Mücadelenin en önemli figürlerinden, yüreği vatan aşkı ile yatan vatanseverlerinden, yazar / gazeteci,
    Remziye Hisar, Cumhuriyet’in ilk kadın Kimyageri,
    Müzeyyan Senar, Cumhuriyet’in Divası,
    Yıldız Moran İlk mektepli kadın fotoğrafçımızdı,
    Safiye Ayla dendiğinde akan sular duruyordu, kendisinden sonra gelecek seslere ölçüt oldu,
    ….
    *
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra Türk Kadını diye iki ayrılır… Devamında kadınlarımız güçlendikçe güçlenecekti, Cumhuriyet’in savunucuları olarak Atatürk’ün vasiyetini yerine getireceklerdi.
    *
    “4 bin 494 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı…
    Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu,
    Medreselerde Türkçe yasaktı,
    Tek üniversite darülfünun vardı o da medreseden halliceydi…”
    *

    Abdülhamid zamanında “yalan beyanlarla” tutuklandı,
    Bomba atıp, tahtı ele geçireceği suçu ile karşı karşıya geldi,
    Gizlice bastığı yayınların ve muhalefetinin bedeli idi,
    2 ay tutuklu kaldı,
    Affedildi,
    İlk görev yeri olan Şam’a sürüldü…
    Görev yeri 5. Ordu idi, Kurmay Yüzbaşı idi,
    Sürgünler yeni başlıyordu,
    Abdülhamid; İttihad ve Terakki tarafından tahtan indirildi,
    Sürgün edildi,
    Artık başa Enver ve Talat Paşa önderliğinde ki İttihad ve Terakki geçmişti,
    Mustafa Kemal içlerindeydi fakat, siyasetin ordunun işi olmadığını söylüyor,
    Tenkitlerini sürdürüyordu,
    Enver Paşa’dan “siyaseti, siyasetçilere bırakmasını” istiyordu,
    Terakki ve Enver Paşaların sonunu Mustafa Kemal’in öngördüğü bu tutumları getirdi,
    Vatanperverlerdi lakin planları yoktu,
    1907’de Kıdemli Yüzbaşı oldu,
    1909’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi, Kurmay Başkan’dı, İstanbul’da başlayan ayaklanma bastırılmıştı, “Hareket Ordusu” adı Mustafa Kemal’e aitti,
    1910’da Fransa’ya gitti, Picardie Manevraları'na katıldı.
    https://i0.wp.com/...569794499.jpeg?ssl=1
    Fotoğrafa iyi bakın. Şapka’nın gavur icadı olduğu ve dine karşı olduğu söylendiği yıllardı,
    1911’de Trablusgarp'a kaçak yollarla gitti. Vatanı savunması arz ediyordu. Tobruk ve Dernede görev aldı. İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 1 yıl sonra Derne Komutanlığına getirildi.
    1912'de Balkan Savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'a gitti. Dimetoka ve Edirne'nin alınışında bulundu, katkıları büyüktü. Geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.
    Sofya Ateşemiliterliğine atandı,
    Mustafa Kemal’i Dünyaya tanıtan fotoğrafı buydu,
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png
    Kıyafet balosu için İstanbul’dan istetmişti, Salona girdiğinde alkış tufanı kopmuş, ilgi odağı olmuştu,
    “Yeniçeri kıyafeti diye bilinse de Uçbeyi kıyafetiydi,"
    1914’te Yarbaylığa terfi etti,
    Sofya’da duramazdı, düşman Çanakkale’de idi,
    Enver Paşa’ya telgraf üzerine telgraf çekti,
    “Çanakkale’ye atandı,
    Orient Express’le İstanbul’a geldi,
    Tekirdağ’dan Halep isimli vapura bindi,
    Anafartalar Kahramanı,
    Gelibolu’ya ayak bastı.”

    *
    “57'inci Alayı alarak yolsuz, sarp ve derin derelerle kesilen arazide intikal ederek, saat 09.40'ta Kocaçimen mevkisine vardı. Burada 57. Alay dinlenmeye bırakılmış, Atatürk Conkbayırı'na geçmiştir. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı,
    Mustafa Kemal anlatıyor:
    "- Nerede düşman?
    - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.
    Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler.
    - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,
    - Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası'nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır."
    *

    “Cephede öğle yemeklerinde bando çaldırıyordu,
    Askerin moralini yüksek tutmaya çalışıyordu,
    İngilizler deliriyordu, bombardıman daha da kuvvetleniyordu,
    Carmen Operetinden parçalar çaldırırdı.”
    *
    “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir” diyecekti, göğüs göğüse süngü çarpışmaları yapacaktı,
    Düşman onu ve kahraman Mehmetçiği hiç unutmayacaktı,
    *
    Savaşın huzursuzluğunu biraz olsun azaltmak için kitap okuyor,
    İstanbul’daki arkadaşı Corinne ile Fransızca mektuplaşıyordu
    *

    Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa gündemdeydi,
    Gazeteler ondan bahsediyordu,
    Harp Mecmuası’nda “Çanakkale kahramanı” başlığı ile fotoğrafı yayınlanacaktı,
    Baskı durdu, fotoğraf kalktı,
    Yıllar sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu TRT’de anlatacak,
    “Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye emir verdiğini söyleyecekti,
    İttihad ve Terakki Paşaları rahatsızdı,
    Mustafa Kemal adı her yerdeydi,
    Tenkit ve raporları onu ön plana çıkartıyor,
    Terakki liderleri onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu,
    Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'da Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi,
    Çanakkale’de kazandığı “Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası” en sevdiği madalyaydı,
    Onu hiç çıkarmayacaktı…
    1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır,
    “15 veya 16 Mart 1916'da Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 veya 27 Mart'ta kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine alan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etmiştir.”

    *
    İncelemeyi uzatmamak adına;
    Bu kronolojinin devamına Falih Rıfkı Atay ‘ın Babanız Atatürk kitabına yaptığım incelemeden devam edebilirsiniz. --->> #32524477
    Osmanlı’nın son durumu, Balkan savaşları, Trablusgarp ve devamı için Zeytindağı incelememe bakabilirsiniz. ->>>#31846184
    Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri için -->> #28696189

    19 Mayıs 1919 ve sonrası için Nutuk incelememe bakabilirsiniz. ->> #28597997
    *

    Kitabın Kaynakçasız olduğu sürekli dile getiriliyor, doğrudur kaynakça yok. Lakin bu kitapta kaynakçaya ihtiyaç var mıydı? İnanın bana gerek yoktu. Zaten bir kitaptan alıntı yapıyor ise Yazarın adı ile konuya başlıyor. Geri kalan kısım bilinen şeylerin Özdil yorumu ile bize ulaşması. Yani yazılarına ve kitaplarına aşinaysanız zaten biliyorsunuz demektir. Sizler için bir kaç not aldım ve son okuduğum İpek Çalışlar'ın kitabında ki bilgiler ile ufak bir karşılaştırma yaptım;

    Sayfa 102 Çerkez(s) Et(d)hem olayı çok kısa tutulmuş, malum yeterince ortalığı karıştıran var, en azından bir iki sayfa ayrılmalı, ilk defa karşılaşan okura bilgi verilmeliydi,

    Sayfa 142 ‘de meşhur Kocatepe fotoğrafı ile ilgili Yılmaz Özdil Edhem Tem, İpek Çalışlar Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında sayfa 312’de fotoğrafın J. Weinberg imzası taşıdığını söylüyor, https://i.sozcu.com.tr/...zdilyenifoto20cm.jpg

    Sayfa 197 ‘de Latife’nin Mustafa Kemal’i köşk’te karşıladığı yazıyor, Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında ise Latife’nin evde olmadığı, daha sonra geldiği, içeri girmek isterken içeri alınmadığı ve bu evin hanımı benim dediği aktarılıyor. Daha sonra Mustafa Kemal kapıdan gelen sese doğru gidip, Latife’yi karşıladığı belirtiliyor. Aklına babasının Mustafa Kemal’i köşk’e davet ettiği sonradan aklına geldiği belirtiliyor.

    Sayfa 202’de Latife ile Mustafa Kemal boşandığından birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplar şu an sergileniyor. Yılmaz Özdil başka, İpek çalışlar farklı anlatıyor. Çalışlar Latife’nin Aile yadigarı dediği ve notlar olan kitaplarını aldığını söylüyor. Özdil; Latife’nin kitapları Mustafa Kemal’in ricası ile bıraktığını yazıyor.

    Sayfa 211 Fikriye’nin intiharı. İpek çalışlar birden fazla örnek ile konuyu geniş tutarak havada bırakıyor. Özdil, Turgut Özakman’ın filme uyarladığı şekilde intiharı anlatıyor. Çalışlar o kadar çok örnek vermişti ki, konu yaverin üzerine kalıyordu.
    Çok üzücü bir durumdu, Mustafa Kemal Fikriye’nin ölümünü kolay atlatamamıştır. O yüzden önemli bir konudur.

    Derinlemesine inceleyiniz, Latife Hanım ile ayrılığına zemin hazırlayacak dönemlerin başlangıcına işaret eden olaydır.
    Sayfa 213’te Sabiha Gökçen’in Latife ve Fikriye kıyaslaması var. Unutulmasın, sayın Gökçen ikisi ile bir arada olmadı. Köşke daha sonra geldi.

    Sayfa 295 te Mustafa Kemal’in asıl sesinden bahsediyor sayın Özdil…
    https://www.youtube.com/watch?v=g-b67r8feec
    Celal Şengör bu sese bilerek mi kalınlaştırdınız, ne gerek var buna demişti. Orijinal sesinin daha ince olduğunu söylüyordu. Tarihin teknolojik yönden gelişmemiş olmamasının sorunlarından biri. Hala emin olamıyoruz.

    Sayfa 335 Topal Osman… Çankaya’da bir silahlı çatışma olduğu ortak kanı. Bundan sonrası biraz sıkıntı. Yalnız asıl konu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey… Yalan, yani Çukur Tarih yazanlar Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emir verdirdiği, Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürdüğünü, sonra Atatürk’ün Topal Osman’ı öldürttüğünü yazıyorlar.

    Topal Osman Mustafa Kemal’in korumasıdır. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’e söylediği sözler üzerine bu durumu kendi şahsi kararı ile yapmış olduğu kanısı vardır,

    İpek Çalışlar bir çarşaf konusu ortaya atmıştır. Strateji bakımından mantıklı olsa da bana pek mantıklı gelmedi.
    Bu konu ile ilgili detaylı araştırma yapmak önemli. Eğer belgelendirilemeyen bir şey ise, farklı yorumların olması doğal bir durum.

    Sayfa 467 de Atatürk’ün üçüncü kez kalp krizi geçirdiği yazıyor. İlk ikisini genelde Laitife Hanım’a bağlıyorlardı. Yalnız o zamanın teknolojisi ile bunu anlamanın imkansıza yakın olduğu belirtilmiş kendi doktorları tarafından. Sadece tahmin yürütülmüş. Yabancı iki doktor bu durumu savunmuş, yalnız ilerleyen yıllarda bir daha böyle bir sorunla karşılaşmamıştır Mustafa Kemal.
    *

    * * *
    Mustafa Kemal’i yazmak Yılmaz Özdil’in boynunun borcuydu, yazdı.
    Mustafa Kemal’i okumak, anlamak, araştırmak da bizim boynumuzun borcudur.
    Ne bir kitap okumakla onu anlayabiliriz, ne de onun fikirlerini belleğimize alabiliriz.
    Ömrü cephelerde geçmiş olmasına rağmen, her zaman şık giyinirdi,
    Bizim günlük hayatta bahane ettiğimiz şeylerin hepsi, onun karşılaştığı durumlara kıyasla hiçbir şey.
    Mustafa Kemal’i kimse yıpratamaz, sadece saygısızlık yaptıklarını sanırlar lakin baş edemezler,
    Vücut bulmuş bir Mustafa Kemal ile baş edemediler, heykelleri ile takılıyorlar,
    Fikirlerinin yayıldığı Milyonlarca Mustafa Kemal ile asla baş edemediler, edemeyecekler,
    Unutmayalım “Fikirlere Kurşun İşlemez.”
    Bırakın kendi hallerine, onlarda öyle mutlu olsun demeyeceğiz,
    Daha çok öğrenecek ve gayri resmi yalan tarih anlatılarına belgelerle cevaplar vereceğiz.
    * * *

    Bu animasyonu seviyorum, Atatürk ne yaptı diyorsun,
    Sana kısaca bak bunları yaptı diyor, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=r7LMJs7jDOQ

    Yazdığım en uzun inceleme oldu.
    Sevgili Yılmaz Özdil;
    Eline, emeğine, içinde ki Atatürk sevgisine sağlık.
    Bu kitap çığır açan yeni bilgiler mi sunuyor, hayır,
    Tartışmalı bilgiler var mı, her Atatürk biyografisinde olduğu gibi, evet,
    Sevgili Özdil;
    Atatürk’ü bilmeyen ya da ders kitaplarından öğrenmiş insanlara,
    Tarihten korkan ve detaylı biyografileri gözünde büyüten,
    Araştırma yapmayan, merak etmeyen,
    Yalan tarih yazanlara cevap veremeyen,
    Selanik neresi diye sorsalar, Ankara’da değil mi diyecek kişilere,
    En basit anlatım ile Mustafa Kemal’i anlatmışsın.
    Atatürk’ü keşfetmeleri de artık onların boynunun borcu olsun,
    Yeni bilgiler edinmek için kendilerinde “kuvvet” bulsunlar.
    Dönemin öncesi ve sonrasını anlamak için yeni araştırmalar yapsınlar.
    *
    Kırmızıkedi ve bu kitapta emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Müthiş bir kampanya ile yoluna devam ediyor.
    *
    Bu uzun incelemeyi okuduysanız, teşekkürlerimi sunuyorum.
    Okuyun,
    Okutun,
    Hediye edin.
    Yalnız; tembih edin ki bu kitapla sınırlı kalmasınlar,
    Sadece başlangıçları olsun…

    İlber Hoca’nın Atatürk kitabına detaysız bir kitap olduğu için eleştiri yapmıştım, vazgeçtim. Detaysız tabirimi, hitap ettiği kitleye kolay ulaşması ve anlaşılır olması bakımından yeterli olarak değiştiriyorum.

    Bu ülke Tarih sevmeye ve okumaya başladı.
    Bu kitaplar sayesinde umarım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün söylediği gibi;
    “Türk Çocuğu Ecdadını (Atalarını) Tanıdıkça Daha Büyük İşler Yapmak İçin Kendinde Kuvvet Bulacaktır”
    Tekrar tekrar üzerinde durmak istiyorum, asla yetinmeyin, araştırmak ödeviniz olsun.
    *
    *
    Daha derinlemesine inmek istiyorsanız;
    Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu
    Atatürk'ün Anlatımıyla Kurtuluş Savaşı Nutuk
    https://www.kaynakyayinlari.com/...sikalar-p363936.html
    (Günümüz için En başarılı iki Nutuk basımı diyebilirim.)
    Çankaya
    Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)
    10 Kasım Yas Günü (O günleri gerçekten yaşayın)
    İlhan Ersel
    https://www.odakitap.com/...-arsel/9789753431507
    Cumhuriyet dönemine inin. Dönemin yazarlarının ne yazdığını öğrenin, araştırın. Özellikle Cumhuriyet’in temelinde emeği olan kadroyu asla es geçmeyin. Yazdıkları kitapları bulun, okuyun.
    Dönemin yazarlarının yazılarının derlendiği ciltli bir kaynak, Altı Ok
    https://www.odakitap.com/...lektif/9786051820323
    Muazzez Çiğ - Atatürk ve Sümerliller;
    https://www.odakitap.com/...ye-cig/9789753435727
    Cahit Kayra derlemesi;
    http://www.tarihcikitabevi.com/...isinin-oykusu-i-cilt (I-II-III)

    Araştırdıkça daha çok kitap bulacaksınız emin olun. Örnek olması açısından vermek istedim.
    *

    *
    Celal Şengör’den güzel bir hediye bırakıyorum sizlere;
    https://www.youtube.com/watch?v=rkOHtieBG5k
    *
    *
    Atatürk ve Sevgi ile kalın…
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    *
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!

    *
    Ruhun Şad olsun!
    Kurduğun Cumhuriyet ilelebet Payidar Olsun!
    Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    Atatürk’ün görüntüleri ile birlikte 10. Yıl Nutku Konuşması; https://www.youtube.com/watch?v=wQPtkbAiRrU

    Bir Milletin Yeniden Doğuşu;
    https://www.youtube.com/watch?v=JWi-5AVfX9I
    *
    Son olarak bir sorum var, bize ne lazım İsmet Paşam?
    https://www.youtube.com/watch?v=bn3NVJ2YfG0
    *
    Cumhuriyetimizin 95. Yılı Kutlu Olsun!
    *
    Saygı ve Sevgilerimle…
    *
  • Hikayemin sonunu hepiniz biliyorsunuz. Çıktığım ilk sefer de Atlas okyanusunun soğuk ve acımasız sularına istemsiz bir sürgün ile gömüldüm. 20. yüzyılın bu en büyük deniz kazasından kurtulanlardan, olanları dinlediniz. Korku, sonsuz ıstırap ve buruk bir hayatta kalma sevinciyle nasıl kısmen yok olduğumu öğrendiniz. Şimdi ise ben R.M.S Titanic okyanusun derin, karanlık ve ıssız dibinden sesleniyorum... Hikayemi tamamen yok olmadan bir de benden dinleyin istiyorum. 31 Mart 1909' da inşama başlandı. Babam Thomas Andrews nazik, sevecen ve çok zeki bir adamdı. O güne dek gelmiş geçmiş en güzel geminin, yani benim tasarımda büyük rol oynamıştı. Hayallerin, umutların, uzak ufukların vücud bulmuş, geleceğin ilk adımlarıydım ben. Daha omurgam inşa edilmeye başladığında sağlamlığım ile göz dolduracaktım. 269 metre boyunda adeta bir dev olarak düşünülmüştüm. Sintinem(geminin iç dip kısmı) de neler saklayacaktım ben. Hangi duygular ile dolup taşacak, kimlerin rüyalarını sindire sindire yutacaktım. Çok heyecanlıydım... Babamın çizimlerinde doğmuş, omurgamı yapan işçilerin ellerinde hayat bulmuştum. Daha şimdi den Bordama ( Geminin dış yan yüzeyi) değecek rüzgarların hayalini kuruyordum. Karinam (geminin su altında kalan yüzeyi) yapılırken gıdıklanıyor, babamın koyu, dipsiz bir ormanı hapseden gözlerinde ki gururlu akiste adeta sarhoş oluyordum. Aşağıda kalan perçinlerim sıcaktan kırmıza çalan yüzleriyle , yorgunluktan bitkin ustaların emeği, zahmeti ile oluyordu. Yukarıdakiler gibi makineler ile yapılıp , canım yakılmadığı için hiç şikayetçi değildim. Yıllar birbirini kovalıyor , 11 binden fazla işçi benim için çalışıyordu. Alabandam(geminin iç yan yüzeyi) tamamlandıktan sonra iskele ve sancak olağan üstü görünüyordu. Ben R.M.S Titanic henüz görülmüş bir rüyaya bile benzemiyordum. Ne kardeşim Olympic ne de rekabet için didinen başka bir gemi yanımdan bile geçemezdi. Siz insanlar buna kibir diyorsunuz. Lakin bu devrinin gemisi için olsa olsa özgüven olurdu. 2 Nisan 1912'de tamamlandım. 4 bacalı, 159 adet kömür fırını tarafından sürekli harlanan 29 kazan ile buhardan diyarlar yaratacak olan, 3 bronz pervaneli, çelikten bir evrendim ben. 1. Sınıf kamaralar için ayrılan bölümlerim yumuşacık duvar kağıtlarıyla kaplandı. birbirinden değerli tablolar, halılar , ışıl ışıl parlayan aynalar ile tamamlandı. Vişne , meşe gibi değerli ağaçlardan oyulan pahalı mobilyalar ile döşendi bu odalar. İpek çarşaflar ile donatılan rahat yataklar yerleştirildi usanılmadan. Bölümlere ayrıldım içimde. Zenginliğin , ihtişamın, gösterişin zehri akıtıldı damarlarıma. 3. Sınıf kamaraların sadeliğinde bile bir ahenk vardı gözümde. Artık kavuşmak istiyordum insanlarıma. Onları tüm zavallılık, budalılık, veya yoksulluklarından kurtaracak altın bir bilettim ben. Onları dünyanın en güzel ülkesine götürecek olan aracı, adeta yeni doğan dinlerde ki gibi bir mesihtim ben. 26 ay süren sancılı yaratılışımdan sonra nihayet artık ait olduğum yere, okyanusun kalbine doğru bir yolculuğa çıkmaya ruhen de hazırdım. Beklenen gün 10 Nisan 1912 günü takvimlerde yılın en önemli günüydü adeta. Yola çıktığımda mürettebat ve konuklar ile soluksuz bir maceraya doğru süzüldüğümü bilmiyordum elbette. Babam ve beni gerçeğe dönüştürmesine yardım eden şirket bana çok güveniyordu. O yüzden güvertemi geniş tutmuş, ancak yeterli filika koymayı estetik açıdan uygunsuz gördüklerinden bunu es geçmişlerdi. Gerçi babam bir kaç kez uyarmaya çalışmış, her seferinde nazikçe engellenmişti. 50 tonu aşan bu inanılmaz geminin asla batmayacağını düşünüyorlardı. Bende kesinlikle böyle düşünüyordum. Babama içerlemiş ama belli etmemeye karar vermiştim. Hiç bir okyanus benden daha kuvvetli değil diye düşünüyordum. Bu doğaldı çünkü ben daha önce hiç bir okyanus ile tanışmamıştım. Üstelik bilinmezden korkmak gibi bir duygumda gelişmediğinden , kendimden son derece emindim. Konuklarımdan çok hoşnuttum. Kadınlar güvertemi narince adımlıyorlardı. Akşam güneşi yüzlerine vurduğunda her biri olduğundan daha güzel görünüyordu. Bazıları kıç kısmıma geçip, rüzgarı kucaklarken, bir kısmı ufkun engin kızıllığına gözlerini dikiyordu. Kütüphanelerimde meraklı gözler dönemin en değerli eserlerini didiklerken, diller daha önce tatmadığı şaraplar ile dans ediyordu. Çeşitli sınıftan 109 küçük çocuk menteşelerimi gıdıklarcasına koşuşuyor, iskele sancak arası mekik dokurken kahkahalar ile arşı bile kıskandırıyorlardı. Okyanus belki de tüm bunları kıskandı. Durgun sular büyük bir tuzak kurdu bana. 14 'ü 15 ine bağlayan pazar gecesi saat 23:39 da mürettebatımdan bir gözcü katilimi fark etti. Okyanusun sularından sivrilip, binbir lanet ile oraya tutunan görünmez bir şeytan ile çarpışmam yaklaşık 37 saniye sonra oldu. Canım inanılmaz yandı. Hepsi topu topu 10 saniye sürdü. Bundan eminim çünkü kaptan köşkteki saati takip ediyordum. Babamı aradım. Acım dayanılır gibi değildi. Aldığım yarıklar beş bölümüme birden tuzlu suyu adeta basıyordu. Paniğe kapıldım, ama babama güveniyordum. Beni kurtaracaktı. Hemen toplandılar. Babam planlarımı yatırdı masaya yatırmasana, ama çok gergindi. Yelek cebinden kapaklı saatini çıkardı. Anlayamadığım birşeyler fısıldadı. Korkmaya başlamıştım. Gittikçe artan bir basınç hissediyordum gövdemde. Filikalar kadın ve çocuklarla doldurulmaya başlandı. Erkekler, kadınlar , çocuklar çığlık çığlığa haykırırken iç elektrik kablolarım suyun etkisiyle hasar görmeye başladı. Omurgamın kırılması uzun sürmedi. Tabii bu arada suya düşen bacalarım onlarca insanı feci şekilde ölüme götürdü. Ben de çığlık atıyordum. Adeta karıncalar gibi kaçışan insanlara yardım edemiyordum. Parçalanmaya başladım. Ortadan ikiye yarılırken burun kısmım sulara gömüldü. Kaptan Edward John Smith sımsıkı yapıştı dümenime. Ancak en son gördüğümde zarifçe süzülüyordu buz gibi suyun hassas derinlerinde. Saatler o gece 2:20 yi gösterdiğinde ben R.M.S Titanic, okyanusun derinliklerinde ikiye ayrılmış, anıları parçalanmış, hırpalanmış, yaşamı elinden çalınmış bir çelik yığını olarak dibe çöktüm. Yaklaşık 5 km lik bir alan ihtişamımdan kalanlar ile mühürlendi adeta. Ve 73 yıl hiç kimse gelmedi sualtı anı mezarlığına. Bende olsam gitmezdim sanırım 1514 kişiyi koruyamayan bu iskelet zımbırtısına. Neydim sahi ben? Bir hiçtim. Zafer yazdıracağıma korkunç bir yenilgi olarak geçtim tarihin o yalancı, ikiyüzlü, puslu sayfalarına. Bugün her tarafım bakteriler tarafından hızla yenilirken , sonsuza dek bir pas izi olmaya itilirken sizlere hikayemi anlatmak istedim. Hala derinlerimde benimle olan anıları bilin istedim. Bir tüccarın tarağından, bir hanımefendinin parfüm şişesine, bir çocuğun oyuncak bebeğinden, Ömer Hayyam gibi bir tarih devinin mücevherler ile işlenmiş ''Rubaiyat''ına kadar hazineler ile doluyum ben. Hala nefes alıyorum. Çığlık atmayı bırakalı 105 sene kadar oldu işte. Artık bildiğiniz gibi adım adım çürüyorum. Okyanusa karışan o masum ruhlar ile ebediyete dek buralarda olucam. Su zerrelerine karışarak , sıcak ile buharlaşıp arşa çıkıp yağmur bulutu oluyorum ben. Damla damla yağıyorum yürüdüğünüz o yollara. Kiminizin saçına , kiminizin en sevdiği bluza gıdım gıdım sızıyorum ben.....Amin Maalouf ile çıktığım 2. serüven sona erdi. 13.yy dan 19.yy a inanılmaz lezzetli bir hikaye okudum. Sizlere Ömer Hayyam'ın en değerli hazinesini bağrında taşıyan Titanic ile seslenmek istedim. Amin Maalouf okumaya devam edeceğim kesin. Sizlere de tüm yüreğimle öneririm:)
  • Her Yer TAKSİM, Her Yer DİRENİŞ! Sloganı ile önce Türkiye’nin dört bir köşesine, Daha sonra Dünyanın her bir köşesine ulaştı..! ve bu haklı Direniş dünyada yankı uyandırdı.. #occupygezi etiketi, uzun süre Twitter gündemine ortak oldu. Ve Türkiye de uzun süredir yaşanmamış bir birleşme yaşandı!

    Gezi Parkı Direnişinin 5.Yılı Kutlu Olsun…! AVM yapacaklardı, Parkı Yenilediler.. Şimdi Bu öyküye Kulak verin…! Gezi Parkı’nı yad ediyoruz.. O günlere dönüyor, Direnişin nasıl başladığına, neler olduğuna ve nasıl bittiğine hep birlikte göz atıyoruz.. Haydi başlayalım!

    Kısaca Nasıl başladı?
    27 Mayıs’ta başladı aslında her şey. Taksim Yayalaştırma Projesi kapmasında birkaç ağaç yerinden söküldü ve taşındı. Sonra Taksim Dayanışma grubu eyleme başladı ve çadır kurup, gezi parkında sabahladı.
    28 Mayıs’ta bir milletvekili gezi parkına geldi ve dozerlerin önüne geçti. Yıkım durdu. Polis Müdahalesi geldi.. Kırmızılı Kadın Fotoğrafı bu tarihte anlam buldu… Direnişin İlk Simgesiydi https://ibb.co/eC2Z3J
    29 Mayıs Polis yine eylemcilere müdahale etti. Çadırlar yakıldı. Tepki artıyordu…
    30 Mayıs günü sabaha doğru sert bir müdahale geldi. O zamanlar eyleme destek sayısı çok değil. Bugünden sonra tepki daha da artacaktı…
    31 Mayıs İşte şimdi her şey değişmeye başladı. Direniş Vücut buldu ve büyük illerde yayılmaya başladı. Her akşam direniş için halk sokağa çıkmaya başladı.
    1 Haziran ‘da iş değişti… Kadıköy’den Taksim’e yürüyüş başladı. Boğaz köprüsü yürüyerek geçildi. İstiklal Caddesi’ne gelmeden, Beşiktaş’ta müdahale başladı… Yalnız Direniş tüm gücüyle bütünleşti ve birleşti. İşte şimdi Gerçekten Direnme Zamanıydı..!
    Biberine Gazına, Copuna Sopasına.. Eyvallah!!!!

    Kısa bir hatırlatma sonunda genel görüşlerimi paylaşacağım. Öncelikle kitap içeriğinde bu bilgiler ve daha fazlası bulunuyor. Gazetecilerin çekmiş olduğu, tabi ki yalaka basında çıkmayan görüntüler ve duvar yazılarına ulaşabiliyorsunuz. Tekrar tekrar bakıp, o günler de yaşananları hafızama taşıyorum. İyi niyetli başlayan gösterilerin sonunda maalesef ölümler yaşandı… Hepsine değineceğim…

    Öncelikle şunu belirteyim ki, Anayasal haklarımız gereği, izin almadan toplanıp tabi ki görüşlerimizi bildirmek için toplanabiliriz. Bu bizim anayasal haklarımızdan sadece biri. Biz saksı mıyız efendim, her dediğinize evet diyelim..! Demedik işte, Diktirtmedik Oraya AVM falan…

    Eylemler esnasında kendilerini dev aynasında görenler, aslında sandıkları gibi olmadıklarını anladılar... Toplanan halka takmadıkları ad, söylemedikleri laf kalmadı… Şiddet göstermelerine rağmen, güvenlik güçlerinden kat be kat fazla olan gruplar kesinlikle Devleti’nin polisine zarar verecek bir eylemde bulunmadı.. Bizler oradaydık.. Canlı şahitleriyiz.. Yalan yazan basın bugünde yazıyor… Gezi Eylemlerini yayınlaması gereken büyük medya organları, TV'de PENGUEN belgeseli yayınlıyordu. Genç nüfusun mizah yaklaşımı, yüksek oranda her yerde vücut buldu. Hem sosyal medya hem de sokaklar, pankartlar bu orantısız zeka ile cevap veriyordu…! Şiddete Karşılık = Orantısız Zeka tabi ki galip geldi.. Akıllı Telefonlar ve Twitter kullanım rekorları kırdı. İnternet yavaşlatıldı, kesildi. Evlerinde ki WİFİ ağlarının şifresini yayınlayanlar oldu. Gerçekler bu fotoğraf ve videolar ile ortaya çıktı.

    Polisler ve Ruh Halleri üzerine;
    Eylemler esnasında, polislerle birlikte muhabbet ettik, onlarla konuştuk, birlikte yemek yedik. Sarıldık onlara. Gözlerinden yaşlar aktı çoğunun, çünkü kendi halkına el kaldırmak istemiyorlardı. Emir kulu idiler ama yine de bazıları, bunu kendi içlerinde hesaplaşmaya çevirdi. Yanlış olan buydu. Bir çok polis memuru, o dönemde görev bıraktı. El kaldıramam dedi, Türk Bayrağı elinde olan Vatandaşıma vuramam ben dedi..! Size o günleri şöyle anlatayım.. Şehir dışından bir çok polis gücü getirildi.. Bu polisler evlerinden uzaklaştı.. Eylem süresi boyunca izin yapmadılar.. Otellerde değil, otobüslerde ve sokakta uyudular.. Restorandan değil, onlara verilen plastik tabaklardaki menüleri yediler. Banyo yapamadılar.. Eşlerinden, çocuklarından, sevdiklerinden ayrıydılar. Uykusuzdular, sinirliydiler.. Çünkü bilerek bu halde olmaları sağlandı. Çünkü bakın, bunun sebebi işte onlar dendi.. Bu durumda sağduyuyu kaybettiler ve istenmeyen birçok olaya neden oldular. https://ibb.co/cRckcd

    Eylemler hem yurt içi hem yurt dışında büyük destek gördü. Yaşlısı, genci, çocuğu dışarıdaydı… Tek amaçları GEZİPARKI eylemcilerine destek olmaktı. Bir ağaca bile muhtaç ülkemizde, birileri her yeri betonarmeye çevirmeye çalışıyordu. Ne vardı da bu kadar büyüdü_? Ne vardı da milletini dinleyemez hale geldi iktidar sahipleri? Ne olmuştu da bu kadar uzlaşmadan uzak bir tavır sergilediler?

    Her gün, gün içerisinde birkaç kez devletimizin başındakiler basın toplantısı yaptılar.. Gittikleri yerlerde daha sert üslup kullandılar. EMRİ ben verdim dediler..! Valiler SERT müdahaleye YEŞİL ışık yaktılar…! Çevik Kuvvet ekipleri ORANTISIZ GÜÇ kullandılar. Günü geçmiş, kanserojen madde işçeren gazları kullanımın dışında, insanların yüzlerine sıktılar. Plastik mermiler ile ÖLÜM nedeni olabilecek yerlere nişan aldılar ve bir çok sivil yaralandı. Ellerindeki coplarla tüm güçleri ile vurdular. Karşısındakinin tek kalkanı eliydi.. KIRDILAR! Yetmedi Kafasını KIRDILAR… Bir polis memuru, eline aldığı silahı ile etrafa gelişi güzel ateş açtı.. ve bir kişi hayatı kaybetti.. ÇAPULCU dediler, Dış güçler dediler.. Yalnız sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydık… Ve anayasal hakkımızı kullandık. Karşılığında ise ÖLDÜK, YARALANDIK, SAKAT KALDIK…! Ama yılmadık, DİRENDİK!

    O günlere dönüp, Gezi Parkı Eylemleri esnasında, ORANTISIZ ZEKA kullanılarak yazılmış yazılara bakalım..

    Polise İltifat: https://ibb.co/heLqSd
    Devrim Televizyonlardan Yayınlanmayacak... https://ibb.co/m3d27d
    Sıkma Demiyorum Hobi Olarak Yine Sık …. https://ibb.co/gGNZLy
    Buralara Yaz Günü GAZ Yağıyordu…. https://ibb.co/kQOr0y
    Polis Kardeş Gerçekten Gözlerimizi Yaşartıyorsunuz… https://ibb.co/bSyDDJ
    Devlet büyüklerimizin açıklamalarına istinaden… https://ibb.co/mncODJ
    Sıkıntı Büyük… https://ibb.co/cDaFSd
    Hiç susmuyordu mesela.. Güzel cevap.. https://ibb.co/mQXend
    Çare Drogba… https://ibb.co/num5Sd
    Slogan Bulamadım… https://ibb.co/dMuvtJ
    Alkol Yasağı da Nasibini Aldı… https://ibb.co/c3upLy
    Bu Halk Bir Harika Dostum… https://ibb.co/niXFtJ
    Korkma La, Biziz Halk… https://ibb.co/iMEH7d
    Rabbime Sordum, DİRENGEZİ dedi… https://ibb.co/dRsWYJ
    Bunların daha fazlası kitapta mevcut.. Kendi çektiğim bir çok fotoğraf da var ama burada hepsini paylaşamayacağım..

    Gezi Parkı eylemleri sırasında, Çantamda bir kitap vardı.. O da Lord Kinross’un ATATÜRK kitabıydı. Benimle birlikte oda direnişe gelmişti. Gezi Parkında Kütüphane vardı.. Okumayan ÇAPULCU kalmayacaktı… https://ibb.co/nfWN7d Çocuklar mutluydu…. https://ibb.co/fHWGYJ Müdahale olmasaydı hiçbir şey olmayacaktı.. Devlet, yanlışından dönüp kabul edecekti ve ne maddi ne manevi hiçbir zarar gerçekleşmeyecekti. Halk kendi vatan Toprağında savunmaya geçti. Tek savunması, şiddete karşılık akıldı.

    Havuz medyasına servis edilen her haber çürütüldü,
    Bacımın üzerine işediler dediler, yalan çıktı…
    Camide içki içtiler dediler yalan çıktı. Bu durumu yalanlayan müezzini sürdüler…
    Numarasız kasklarla halka öfke kustular, vurdular, kırdılar ve bunu savundular..
    PALALI yobazları, eylemcilerin üzerine saldılar.. Devlet kontrolü kaybetti..
    Taksim esnafı ağladı… Onlara sığınanları ihbar etti.. İş yapamıyoruz dediler. Günümüzde ise hepsi kepenk kapatıyor. Oh olsun…!
    DOLAR kuru 0,20 Kuruş arttı, ÜLKE ELDEN GİDİYEEAHH dediler… Çığırtkanlık yaptılar..
    DOLAR ŞUAN 4,60 ama ses çıkartmıyorlar……

    Barışçıl bir eylem, Devlet tarafında iyi yönetilmedi. Ötekileştirilen insanlar hedef gösterildi. Adlar takıldı, Parmak ile işaret edildiler.. Bir çok sanatçı eyleme destek verdiği için tutuklandı yada işlerinden oldu, bir çoğu yurt dışına gitmek zorunda kaldı ve 2018 yılındayız dönemeyenler var. BASIN’ın ne kadar yalaka olduğu net bir şekilde ortaya çıktı, HALK TV yaptığı yayınlar ile yeni bir yayıncılık ortaya çıkardı! Halkın Televizyonu olduğu gösterdi.. Eylemlerin sonuna doğru, insanların dağıtılmasından sonra ana akım medya ancak haber yapmaya başladı. Yalan haber yapma silsilesi başladı. Hepsi yalandı ve çürütüldü.
    Her eylemin maddi sonucu olacaktı ama SARAYLARA milyarlarca harcayan devletimizin, karşılayamayacağı bir hasar değildi. BİZ zaten o hasarları vergimizle ödemiştik. Biraz kullandık o kadar..
    Eylemler durmaya yakın.. DURAN adam ortaya çıktı.. Meydanda öylece duruyordu. Tepkisizdi.. Bomba falan taşıyor sandılar.. Sadece duruyordu.. Bu bir çeşit eyleme döndü.. ve DURAN adam eylemi ile insanlar yolda durmaya başladı, Meydanlar duran insanlarla doldu taştı.. Buna da katlanamadılar.. Duran insanlara gaz sıktılar, copladılar.. Ve dağıttılar. Her bir eylemsizliğe, şiddetle karşılık verdiler.

    Ülke birlik oldu… Taraftarlar birlik oldu.. Farklı kültürler birlik oldu.. Farklı görüşler birlik oldu.. Sadece kendini dev aynasında görenler kendilerini kaybetti.. Ama; başarılı olamadılar..

    Bu eylem DİKTA’ya karşı verilmiş en net cevaptır….! Ne yapmak istedilerse yapamadılar.. AVM yerine, şuan çok güzel bir park var Taksimde.. Gidin oturun, çocuğunuzu gezdirin.. Nefes alın… Ama bunları yaparken milyonlarca kişinin DİRENİŞİ sayesinde olduğunu unutmayın… Bu direniş esnasında kaybettiklerimizi sakın unutmayın.. İnsanları sakın yargılamayın, onlar sadece insandı.. Masum canlar ne yazık ki katledildi ve siyasete alet edilip, ölü bedenlerinden Ocu, Bucu, Şucu denilerek ötekileştirmeye devam ettiler. Ama halk bir defa birleşmişti yemediler…

    Eylemler sırasında 15 Kişi hayatını kaybetti. Bir insanı yeniden yaratabilir misiniz? Öyle bir gücünüz var mı? Haşa diyor bir çoklarınız şuan.. Evet biliyorum öyle bir gücümüz yok.. Peki basit miydi bu kadar insanın ölmesi ve üzerlerinden karalama yapılması… Orada ben, sen o.. Hiç fark etmez.. Gazete almaya giderken bile basit bir plastik mermi, göze doğru nişan alınmış gaz fişeği yaşamınıza sebep olabilirdi. Havada ki gaz bile sizi kalp krizinden öldürebilirdi. Bu masum insanlar boş yere ölmediler ama arkalarında gözü yaşlı aileler bıraktılar…

    İncelemeyi toparlarken, BİZ kitabına yazmış olduğum incelemeyi de sizlere öneriyorum.. #29990590 Çünkü Dikta’nın boyunduruğu altında yaşamayı kabul edersen; sadece kalbi atan bir kukla olursun. Yanlışa yanlış diyemiyorsan; sadece nefes alan bir beden olursun. Sana söyleneni sorgulamadan kabul ediyorsan, aklı olan ama kullanamayan bir robota dönüşürsün...

    Diyeceğim o ki; BOYUN EĞME!!!

    Kitap içeriğinde ki görsellerde emeği geçen tüm foto muhabirlere teşekkürlerimi iletiyorum.. Alın, arşivinize katın.. Tükiye’nin geçmişinde büyük bir etkisi bulunan bu barışçıl eylemi asla unutmayın…!

    Türkiye Gezi ile Direndi…. Doğa Kazandı….!
  • Merhabalar Efendim...!

    Bir kaç gündür izinli olan çalışanlar ve tembel öğrenciler uyanabildiniz mi? Yataktan zorla kalktığınızı düşünüyorum...! Kendinize gelin....! Öğlen Oldu..!

    Kahveleri hazırlayın, {Ç News} yayında....!!!

    Dün 23 Nisan özel paylaşımımıza destek olan, beğeni ve yorumları ile gün boyu katılım sağlayan herkese ayrıca teşekkür ederim. Unutmayın, bir gün değil, her gün hatırımızda... #29105126

    Günün Sözü:

    "Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, ancak kardeşçe yaşamayı unuttuk."

    ~Martin Luther King

    Şimdi; Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
    Hazırsanız, haydi başlayalım....!

    Winchester filmi üzerinden Edebiyat ve Sinema Dünyasın'da korku ve gerilim endeksli filmler üzerine bir yazıya var mısınız? Buyrunuz:
     https://kayiprihtim.com/...-ve-hayaletleri/amp/

    Jose Saramago ve kitapları üzerine güzel bir yazı..
     http://www.mevzuedebiyat.com/...u-yeniden-kesfetmek/

     İran’ın “Karikatür” yüzü Persepolis’ten günümüzü sorgulatan 14 çizim.. Haberin devamı için buyrunuz;
     http://www.neokuyorum.org/...listen-14-karikatur/

    Haberlerimiz bitti... Şimdi sıra günün incelemelerinde;

    insan_okur 'un -> #14898132

    Zehraca 'nın -> #23777184

    Hello and Goodbye! 'ın -> #26941223

     "Özenle ve emek harcanarak yazılmış bu incelemeleri öneriyoruz... Her gün üç inceleme diyoruz.. Bu incelemeler kişisel beğenim karşılığında eklenmiştir..! İyi okumalar...!"

    İncelemerimiz bitti. Şimdi sırada günün Alıntılarında;

    Fox Mulder 'un bugün için seçtiği üç alıntı;

    "En ahmakça söylentiler bile kolayca yayılır."

    Ecinniler, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski #29092859

    ~

    Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
    Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
    Memleket isterim
    Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.
    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
    Olursa bir şikayet ölümden olsun.

    Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı  #29076589

    ~

    "Bilinç seviyesi ne kadar düşerse fanatiklik de o ölçüde artar."

    Fedailerin Kalesi Alamut, Vladimir Bartol #29077887

     "Alıntıların sonlarındaki linklere giderek, asıl alıntı sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Desteği ve emeği için Fox Mulder'a Teşekkürlerimizle.."

    Günün Şarkısını İliştirelim;
     https://youtu.be/fmE8A9KZ6ds
    (Geçmişi günümüz ile birleştirdik...)

    Birlikteliğimizin bugün de sonuna gelmiş bulunmaktayız...

    Hergün;
    Üç Haber, Üç İnceleme, ve Üç Alıntı ile sizlerleyiz...

    Sağlıcakla kalın....!

    {Ç News}