Bir hayalin peşinden uzak diyarların keşfine doğru çıkılan bir yolculuk hikayesi Sular Üstünde Gökler Altında…
3 Ağustos 1492 yılına kadar kimsenin cesaret edemediği (belki de ettiği ama bizim bilmediğimiz) bir yolculuk planı üzerine inşa edilen bir roman ile karşı karşıyayız.
Öncelikle romanın dilinden ve biraz da temadan bahsetmek istiyorum.
Roman 15. yüzyılda geçiyor ancak dili oldukça sade, anlaşılır, akıcı ve sürükleyici.
Romandaki sinamatografik anlatım ise okura adeta bir film izliyormuş havası veriyor. Zaten kitabın tanıtımı da buna uygun şekilde yapıldı, çok da güzel oldu.
İzlemek isteyenler için: twitter.com/ketebe/status/1...
Romanda en önemli iki tema hayaller ve umutlar.
Romanda karakterlerimiz hayal kırıklıklarına uğrasa da umutlar hiçbir zaman tükenmiyor.
Yazarın da dediği gibi;
“Umut etmeye ve masalların içinde kaybolmaya ihtiyacımız var. Hayat karşısında başka türlü direnemeyiz.”
Roman, Mart 1492 yılında İstanbul’da başlıyor.
Büyük bir Kaptan olan ancak görüşleri, hayata ve denizciliğe bakışı dönemin şartlarına ve bürokrasisine uymadığı için emekli olmak zorunda kalan İsa Kaptan’ın oğlu Kalender’in, babasının hayallerini gerçekleştirmek için çıkacağı seferle romanın içine giriyoruz.
Küçüklüğünden beri hayatla ilgili, denizcilikle ilgili bildiği her şeyi oğluna öğreten İsa Kaptan, bir yandan oğlunun denizlere açılmasını istese de diğer yandan denizlerin tehlikesini düşünerek istemiyor ancak yine de oğlu bir şekilde ilk seferine çıkmak için hazırlıklara başlıyor.
Hayalleri hakikate çevirecek kadar bilgili olan ancak tek eksiği tecrübe olan Kalender, ilk seferine Karadeniz’den Kırım’a giden bir gemi ile çıkıyor.
Babasının korkularını, neden denizcilikten vazgeçip emekli olduğunu bu seferde
"Ben yaşlandım artık, ölümü bekliyorum, ölüm nedir biliyor musun? Önünde sonunda çalacağımız tek hakikat kapısı, bizi bir yaradan var, yaradanın emriyle gene kendisine dönüşümüzdür ölüm, bir daha ölmemek üzere dönüşümüzdür ona."
Kitapların içine dalmışken ve hatta onların dünyasına böyle taht kurmuşken sürekli güzel bir cümle okuma telaşındayız. Hâl böyleyken en güzel cümleyi bulan ve bulduğu kişi, apayrı bir fevkaladelikte geliyor herkese. Böylesi bir cümle, ruhuma bu denli işleyen bir cümle takdire şayan diye düşünüyoruz. Övüyoruz, övüyoruz. Ya peki güzel söz makamındaki en üstün Zât hakkında ne düşünüyoruz? Daha doğrusu düşünüyor muyuz? Rabbimiz kelâmı Kur'an, mukaddes Kur'an'ımız, insanın ruhuna hiçbir şeyin veremediği ferahlığı zirvede yaşatan cümlelerle doluyken bihaber yaşayabilir miyiz sahiden? Bu soruların zihnime akın akın doluşmasına sebebiyet veren ayet-i kerimeyi armağan ediyorum bu geceye:
"Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir." ( İbrahim/24 )
Sübhanallah... Kelimeler kifayetsiz kalır ya bazen, işte öyle bir andayım şu an. Sadece bir dakika bile olsa -düşüncelerimi buraya kadar sabırla okumuşsanız benden küçük bir rica- zihninizi boşaltıp düşünün, ayet-i kerimeyi tekrar bir okuyun.. Daha fazlası lafügüzaf olur, hayırlı geceleriniz olsun efenim..