👁‍🗨 Nobel Ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar: “İslam ülkelerinin bilimden uzak kalmasının sebebi Kur’an-ı Kerim’den uzaklaşmasıdır.”
Kitap Kapaklarındaki Ünvanlar Gerçekten Ne Anlama Geliyor?
Selam. Kitapların üzerinde sık sık gördüğümüz ve ne olduğunu bilmesek de bize güven veren unvanlardan söz etmek istiyorum bu gün. ayça ile konuşmamız sırasında New York Times Bestseller ifadesini çok gördüğünden, haftalık olup olmadığına dair yapılan esprilerden bahsetmiş ve sonra gerçekten haftalık olduğunu öğrenip beni kültürlendirmişti. Böyle olunca, ben de dayanamayıp daha detaylı bir araştırma yaptım. Şimdi o detayları konuşalım... Bir kitapçıya girdiğinizde ya da internette kitap araştırdığınızda sürekli aynı ifadelerle karşılaşırsınız: "New York Times Bestseller", "Nobel Ödüllü Yazar", "Pulitzer Kazananı", "Hugo Ödüllü Roman"... En azından benim internet arayüzüm bunlardan oluşuyor. İlk bakışta bunların hepsi aynı şeyi ifade ediyormuş gibi görünüyor, hepsi kitabın iyi olduğunu iddia ediyor. Ancak işin aslı bundan biraz daha karmaşıktır. Çünkü kitapların kapaklarında gördüğümüz her ifade bir ödül değildir ve ödül olanların da hepsi aynı kriterlere göre verilmez. Boşuna kitabı kapağına göre yargılama dememişler... Aslında bu ifadeleri anlamanın en kolay yolu onları üç farklı kategoriye ayırmaktır: satış başarısını gösterenler, halk oylamasına dayananlar ve jüri tarafından verilen ödüller. En çok karıştırılan örneklerden biri olan The New York Times Bestseller ifadesiyle başlayalım. Pek çok kişi bunun bir ödül olduğunu düşünür, ancak gerçekte bu bir ödül değil, haftalık olarak yayımlanan çok satanlar listesine girmiş olmayı ifade eder. Bir kitap yalnızca bir hafta boyunca listede kalmış olsa bile kapağında ömür boyu "New York Times Bestseller" yazabilir. Dolayısıyla bu ifade kitabın edebî kalitesini değil, belirli bir dönemdeki satış başarısını gösterir. Bu nedenle kitap kapaklarında bu unvanın bu kadar sık görülmesi şaşırtıcı değildir. Öte yandan
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
1000Kitap
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
Haydi bakalım gözümüze kuvvet,zamanımıza bereket ,yaşar kemal dağın öte yüzü üçlemesini bitirdikten sonra yine bir üçleme ile farklı maceralara farklı ülkelere doğru yola çıkıyorum bu sefer beni sürükleyip götürecek nobel ödüllü yazar Necip mahvuz un kahire üçlemesi .Okuyalım unutalım herşeyi ...😁 .
Edebiyat & Roman
Bilimsel çıktıların iyi ve kötü yanları -(1)
İbn-i Sina der ki;“Bilim ve sanat, itibar görmediği toplumları terk eder” Bilim, herkesin yargılamadan ve sorgulamadan üstünlüğünü kabul ettiği bir olgu... bu açıdan bakılınca bilgi güçtür, kudrettir... Bilginin üretim mekanizması olan bilim gerçekten üstünlük sağlar mı ? Mesela; Atomun parçalanabileceğinin keşfi bu bilgiye sahip olanlara bir üstünlük sağlamadı mı ! Atom fiziği araştırmalarının sonucunda yapılan keşif atom bombası yapmaya sebep olmadı mı ? Teorik fizikçilerin atom teorisinin ayrıntılı bir şekilde açıklaması, 20.yüzyıl başlarından itibaren başlayan çalışmalar, 1940'ların başlarında atomun içinde hapsolmuş (potansiyel) enerjinin bir bombaya dönüştürülebileceği ve üretilebileceğinin görülmesini sağladı... 40 laboratuarda Einstein ile iki yüzden fazla bilim insanının bir kaç yıllık çalışmaları sonucu geliştirilen ve de sonunda Japonya'nın Hiroshima ve Nagasaki şehirlerine ilk atom bombası atılmasını, yüzbinlerce insanın bir anda ölümünü hem de eriyip yok olarak ölümünün sebebi bilim ve bilim adamları değil miydi ? Bu durum sadece bilimle uğraşanlara mı vebal yükler yoksa onlara destek olup alt yapıyı sağlayanlar, bilim politikalarına yön verenler de bundan sorumlu olurlar mı ? Bu durumda bilim camiasının; bilimsel çalışmalar için ihtiyaç duyduğu finans/altyapı ve yasal destekler için ülkelerin yönetimine bağlı olarak çalışmalarının gerekliliği sorgulanmalı değil midir ? Bilim adamlarının çalışmalarının motivasyonunun, vizyon ve/veya misyonunun ülkelerin yahut insanların ihtiyaçlarından bağımsız olduğunu söyleyebilir miyiz ? Ya da, küresel ölçekte bilimsel/teknolojik gelişmelerin ekosistemlerdeki dengeyi bozarak canlılar ve insan aleyhine tehdit ve risk oluşturduğunu görmezlikten gelebilir miyiz ? Araştırma sonuçları ve belgeler ile ispatlanmış