Kamelyalı Kadın, uzun zamandır okumadığım güzellikte bir aşk hikâyesiydi. Okurken kendimi 19. yüzyıl Paris’ine, o şatafatlı ve zarif hayata ışınlanmış gibi hissettim. 21. yüzyılın aşk anlayışıyla kıyaslandığında hikâye belki fazla sade ve melankolik görünebilir; ancak kendi dönemi için düşünüldüğünde, 19. yüzyılda yaşanabilecek en güzel aşk hikâyelerinden biri olduğunu söylemek mümkün. Bu yüzden kitabı okurken, olayları bugünün gözlüğüyle değil, o dönemin ruhu içinde hayal etmeyi tercih ettim.
Üslubu son derece akıcı; insanı içine çekiyor ve bir sonraki sayfaya geçme isteği uyandırıyor. Kendimi sayfaları adeta hızla çevirirken buldum. Kitabı bir solukta bitirdim ve sonrasında, bu aşkın kahramanları için bir süre hüzün duydum.
Bu muhteşem aşk hikâyesinin, Giuseppe Verdi’nin La Traviata adlı operasına da konu olması, eserin ne denli güçlü ve evrensel olduğunun bir göstergesi. İstanbul’da bu operayı izleme şansı bulmuş ve sahnelenişine hayran kalmıştım.
Kış Yolculuğu, tek oturuşta okunabilecek kısalıkta ve akıcılıkta bir kitap. Ancak her sayfasında insanın aklına istemsizce aynı soru düşüyor: Neden?
Kahramanın takıntılı aşkını anlamaya çalışırken, bu aşk uğruna bir uçağı kaçırmasını kabullenmek zor oluyor. Kitabın daha ilk sayfalarında başkahramanın uçağı kaçırdığını ve bunun sebebini bildiğimizi sanıyoruz; fakat ilerledikçe bu “sebep” netleşmek yerine giderek bulanıklaşıyor. Kaçırılan uçak bir aşkın ispatı mı, karşılıksız bir sevdanın yarattığı hayal kırıklığı mı, yoksa âşık olduğu kadının bir türlü kopamadığı engelli dostuna yönelmiş sessiz bir intikam mı?
Bu soruların hiçbiri tatmin edici bir karşılık bulamıyor. Özellikle kitabın son bölümü, bende baştaki merakı canlı tutmayı başaramadı. Tüm bu nedenlerle Kış Yolculuğu, zihnimde derin izler bırakmaktan çok, tek seferde okunup geride bırakılan “çıtır kitaplar” kategorisinde yerini aldı.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan okuduğum ilk kitap. Okumaya başlarken bir aşk hikâyesi okuyacağımı düşünmüştüm. Oysa kitap, yüzeyde bir izdivaç anlatısı sunsa da derinlerinde bambaşka bir gerçek yatıyor: 1910’lu yıllarda yaşayan kadınların, bugün bile hâlâ mücadele ettiğimiz özgürlük arayışı.
Hüseyin Rahmi, dönemin kadınlarının yaşadığı çelişkileri ve baskıları cesurca ortaya koyuyor. Kadın kahramanın şu sözleri bunun en açık örneklerinden biri:
“Benim ilim irfanla ilgilenmemi istemiyorsanız neden okutup da ufkumu açtınız?”
Yine yazdığı mektuplardan birinde şu soruyu soruyor:
“Umumi sağlıktan söz edildiğini belki işitmişsinizdir; lakin memleketimizde kadın sağlığına dair söz olduğunu hiç duydunuz mu?”
Kadınlara düşmanlık besleyen erkek kahramana yönelttiği şu soru ise kitabın en beni etkileyen noktalarından biri:
“Kadına şeriatın koyduğu cezaları aşmak derecesinde birçok emirlerde bulunuyorsunuz. Biçare her dediğinizi kabul ediyor, her sözünüze eyvallah diyor. Şu şekilde yetiştirdiğiniz kadını şimdi ne hakla beğenmiyorsunuz?”
İşte yalnızca bu cümle bile, bu kitabı başucu kitabı yapmaya yeter. Altını çizdiğim, tekrar tekrar dönüp okuduğum o kadar çok cümle var ki, hepsini buraya yazmak mümkün değil.
Hayır, bu kitap bir aşk kitabı değil. Bu kitap, Hüseyin Rahmi’nin 1910’lu yıllarda kaleme aldığı, o dönemin kadınlarından yükselen güçlü bir çağrı gibi.
Uzun zamandır beni bu denli derinlemesine içine çeken bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Jack London zaten en sevdiğim yazarlardan biri; bu yüzden Beyaz Diş’e başlarken beklentim yüksekti ama kitap bu beklentiyi fazlasıyla karşıladı. Dışarıda lapa lapa kar yağarken, kendimi karlı dağların ortasında, Beyaz Diş’in hemen yanında buldum. London, doğayı yalnızca bir arka plan olarak değil, hikâyenin yaşayan bir parçası olarak sunuyor.
Kitap boyunca insanlığın ve hayvani içgüdülerin hem en ilkel hem de en modern hâllerinin nasıl iç içe geçtiğini hissediyoruz. Sevgi, nefret ve şiddetin bir canlının tüm benliğini nasıl şekillendirdiğini öyle güçlü anlatıyor ki okurken sık sık şunu düşündüm: İster hayvan olsun ister insan, itaat bazen korkudan, bazen çaresizlikten, bazen de sevgiden doğuyor. Ve çoğu zaman bu duygular birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçiyor.
Bu kitabı okuyacaklara küçük bir tavsiyem var: Öncesinde Vahşetin Çağrısı’nı okumalarını öneririm. O kitabın ardından Beyaz Diş çok daha derin ve anlamlı bir hâl alıyor; sanki birbirinin devamı gibi. İlk kez okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar.
Kitap hakkında okuduğum yorumların etkisiyle oldukça büyük bir beklentiyle okumaya başladım. Neredeyse tüm incelemelerde kitabın çok çarpıcı, sert ve sarsıcı olduğu vurgulanıyordu; bu nedenle güçlü bir sistem eleştirisi, yoğun bir mesaj ya da belirgin bir gerilimle karşılaşacağımı düşündüm. Ancak sanırım beklentilerimi fazlasıyla yükselttiğim için, okuma sürecinde bu etkiyi aynı ölçüde hissedemedim.
Oysa konu son derece ilgi çekici. Buna rağmen yazarın bu potansiyeli yeterince yoğuramadığını, anlatının derinleştirilmeden geçildiğini düşündüm. Hatta ülkenin iç savaştan yeni çıktığı bilgisine bile metnin içinden değil, kitabın arka kapak yazısından ulaşabiliyoruz. Bu tür unsurların metne daha fazla içselleştirilmesi ve anlatının daha derinlikli bir üslupla kurulması, benim için çok daha tatmin edici olabilirdi.
Yine de kitabı kesinlikle kötü olarak nitelendirmek haksızlık olur. Yazı dili sade, akıcı ve okuru yormuyor. Okurken rahat ilerliyor ve keyif veriyor. Ancak tüm bu olumlu yönlerine rağmen, benim açımdan kitabın yarattığı etki, başlangıçtaki beklentilerimin oldukça gerisinde kaldı.