Puan vermedi·344 syf.··
2026 4082. kitabı
Freida McFadden benim için artık neyle karşılaşacağımı az çok bildiğim yazarlardan biri. Bizde yayımlanan kitaplarının tamamını okuduğum için kalemine oldukça aşinayım. Bu yüzden yeni bir kitabına başlarken beklentim de belli oluyor: kusursuz bir polisiye değil, beni birkaç saatliğine dünyadan koparıp sayfaları hızla çevirmemi sağlayacak sürükleyici bir hikâye. Freida'nın kitaplarında zaman zaman tesadüfler, mantık boşlukları ya da "Bu kadar da olmaz" dedirten detaylar bulunabiliyor. Ancak işin ilginç yanı, yazarın bunu okura unutturmayı başarması. Çünkü hikâyeyi öyle bir tempoda anlatıyor ki detaylara takılmak yerine bir sonraki sayfada ne olacağını merak etmeye başlıyorsunuz. Bence onun asıl başarısı da burada yatıyor. Eğer bu kitabı yalnızca kusursuz polisiye ölçütleriyle değerlendirirsek çok acımasız olmak gerekir. Ama kitap okumaktan aldığımız keyfi sadece teknik mükemmelliğe bağlamak da haksızlık olur. Çünkü bazı yazarlar kusursuz kurgularıyla etkilerken, bazıları da sizi hikâyenin içine çekme becerileriyle öne çıkar. Freida ikinci grupta yer alıyor. Kitabın merkezinde akran zorbalığına maruz kalan genç bir kız bulunuyor. Herkesin dışladığı, uzak durduğu, hakkında fısıltılarla konuştuğu bir çocuk... Oysa onun istediği şey aslında çok basit: Kabul görmek, anlaşılmak ve diğerleri gibi normal bir hayat sürebilmek. Kitabı okurken en çok etkilendiğim noktalardan biri de buydu. Çünkü bazen insanlar gerçekten zehirli bir sarmaşık gibi davranabiliyor. Bulundukları ortamı yavaş yavaş zehirliyor, başkalarının hayatlarına zarar veriyor ve bunu yaparken çoğu zaman sonuçlarını umursamıyorlar. Okurken zaman zaman o genç kıza üzüldüm, zaman zaman da çevresindeki insanların davranışlarına sinirlendim. Özellikle ergenlik döneminde yaşanan dışlanmanın ve zorbalığın insan üzerinde
ÖğretmenFreida McFadden · Olimpos Yayınları · 20251,878 okunma
9/10
·176 syf.··
2025 3. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 15 Ekim 2025 00:00
Modern insan sahip olduklarını korurken kendini kaybetti. Artık insanlar yaşamıyor, biriktiriyor. Sevmiyor, sahipleniyor. Toplum bize olmayı değil,elde etmeyi öğretti. Ve bu düzen içinde en büyük yoksulluk insanın kendisi oldu. Fromm’un söylediği şey basit ama sert: Hasta olan birey değil, onu “normal” sayan toplumdur. Olmak, bu yüzden tehlikelidir. Çünkü olmak;itaat etmemeyi, tüketmemeyi,boyun eğmemeyi gerektirir. Bu kitap bir umut değil,bir teşhistir. Ve bazı teşhisler iyileştirmez,uyandırır.
Olma SanatıErich Fromm · Say · 20171,424 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
8/10
·325 syf.··
2026 8. kitabı
Kitap düşük IQ’lu bir birey olan Charlie’nin ve bir denek faresi olan Algernon’un hikayesini anlatıyor. Hikayeyi takip ederken Charlie’ye üzülmemek elde değil. Düşük IQ’lu, yani gerçek anlamda saf olmak gerçekten üzücü bir şey. Charlie’nin bu süreçteki en yakın arkadaşı ise bir fare olan Algernon oluyor. İkisinin de ortak noktası, en azından bilim insanlarının gözünde birer denek olmaları. Charlie onu çok seviyor ve kendini sürekli onunla kıyaslıyor. Kitap, ayrıca bu tür önemli deneylerdeki bilim insanlarının farklı yaklaşımlarını ve farklı etik değerlerini de başarıyla ortaya koyuyor. Bilim insanları Charlie’yi bir insan olarak değil, bir denek olarak görüyorlar ve bu durum Charlie’yi çok rahatsız ediyor. Çünkü Charlie’nin asıl öğrenmek istediği, gerçekte kim olduğu; yani nasıl bir insan olduğuydu. Dünyaya diğer insanlar gibi normal bir zekayla gelseydi ne tarz bir insan olacağını merak ediyor ve bunu öğrenmeye çalışıyor. Kitabı okurken bir Amerikan romanı olduğunu (pragmatik/faydacı) hissediyorsunuz. Teknik bir eleştiri; başkahramanımız IQ’su düşük olduğu için birçok kelimeyi yanlış söylüyor ve yazar da bunu belirtmek için kitapta yanlış yazılmış kelimelere yer vermiş. Doğrusu ben bu tarzı pek beğenmedim; okurken akışı kesiyor ve "Acaba kelimeyi yanlış mı okuyorum?" diye sürekli duraksamama neden oluyor. Yine de bu teknik tercihin arkasındaki dünya, bizi oldukça derin bir hikayeye götürüyor. Kitabın temposu, Charlie’nin Algernon ile beraber yaşamasından ve ardından ayrı eve çıkmalarından sonra hızlanıyor, daha keyifli bir hal alıyor; tıpkı Charlie’nin zekasının hızla artması gibi. Ameliyattan sonra o kadar çok gelişmişti ki, artık kendi eski halini farklı bir insanmış gibi görüyor ve ona dışarıdan bir gözle "Charlie" diyordu, bu gerçekten enteresandı.
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,4bin okunma
Puan vermedi·202 syf.··
2025 7. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 01 Aralık 2025 00:00
Bu kitap korkunun kendisini değil, korkuyu bekleme hâlini anlatıyor. O an gelmeden önceki iç sıkıntısını, insanın kendiyle baş başa kaldığında büyüttüğü karanlığı… Oğuz Atay burada yine çok tanıdık bir yerden vuruyor: yalnızlık. Hikâyelerdeki insanlar bağırmıyor, kaçmıyor; sessizce içlerine çekiliyorlar. Asıl korku dışarıda değil, insanın zihninde kuruluyor. Toplumdan kopmuş, anlaşılmamış, biraz da kendiyle kavgalı karakterler… Hepsi bir şekilde “normal” olmayı becerememiş insanlar. Belki de becermek istememişler. Okurken sık sık durup düşündüm: Biz gerçekten korkuyor muyuz, yoksa korkmaya mı alışmışız? Beklemek, eyleme geçmekten daha güvenli geliyor olabilir mi? Korkuyu Beklerken, insanın kendine sormaktan kaçtığı sorularla dolu. Rahatsız ediyor ama tanıdık. Bitince içimde şu kaldı: Bazı korkular gelmez… çünkü biz onları zaten içimizde taşırız.
Korkuyu BeklerkenOğuz Atay · İletişim Yayıncılık · 202233,3bin okunma
Toplumsal Çöküş
Puan vermedi
Bir toplumda ahlaki ve vicdani çöküş ne zaman başlar? Herkes yanlışlara karşı "kör" olursa o toplumda değerlerden söz edilebilir mi? Ahlaktan uzaklaşırsa ne denli vahşileşebilir insanlar? Bu kitap bütün bu sorulara yanıt veriyor. Bir gün bütün dünyada körlük salgını başlıyor. Bunun bir salgın olduğunu anladıklarında körlük hastalığına yakalanan birkaç kişiyi bir akıl hastanesinde karantinaya alıyorlar. Üstelik gün geçtikçe daha çok insan geliyor hastaneye. Kapıya askerler koyuluyor, insanların hastaneden çıkması yasaklanıyor. Kaçmaya çalışanlar askerler tarafından devlet eliyle öldürülüyor. Hiçbir ilk yardım malzemesi yok. Bu sebeple bir adam bacağındaki yara enfeksiyon kaptığı için ölüyor üstelik. Peki bütün bunlar olurken sadece bir kadının görebildiğini söylesem. Kör olan kocasını karantinada yalnız bırakmak istemediği için kadın görevlilere Kör olduğunu söylüyor ve kocasıyla birlikte karantinaya alınıyor. Ama bir süre sonra körlük herkese bulaşıyor ve kapıdaki askerler de gidiyor. Hastanede çıkan bir yangın sonucu karantinadaki yüzlerce insandan sadece birkaç kişi hayatta kalıyor ve şehre iniyorlar. Ama şehirde de durumlar en az hastanedeki kadar kötü. Herkes kör olduğu için elektrikler ve sular kesilmiş, insanlar evleri ve dükkanları yağmalamış üstelik herkes bunu normal karşılıyor. İşin en can alıcı noktası ise kilisedeki figürlerin gözleri beyaz boya ile boyanmış. Sanki din bile kör olmuş, yanlışları göremeyecek duruma getirilmiş insanlar tarafından. Peki herkesin bir anda gözü açılırsa ne olur? İnsanoğlu kaybettiklerini nasıl yerine koyar? Günümüzdeki insanları anlatıyor diye düşünmüştüm bu kitabı okuduğumda. Gerçekten insanlar yanlışları çok kolay görmezden gelip normalleştiriyorlar bugünlerde. İşte toplumsal çöküş tam bu noktada başlıyor. Şimdi bu yazıyı
Duygu ve Düşünce
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022131,8bin okunma
10/10
·215 syf.··
2026 68. kitabı
Jeanette Winterson’dan daha önce “Vişnenin Cinsiyeti” ve “Tek Meyve Portakal Değildir”i okumuş ve ikisini de sevmiştim. Ancak yazara bayılmam bu kitabıyla oldu. Otobiyografik bir anlatı “Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın”. Winterson, henüz altı aylıkken aşırı dindar ve aile içi ilişkileri de epey tuhaf insanlar tarafından evlat edinilmiş; hem yoksul hem de çok sevgisiz, gaddar bir ortamda büyümüş. Hakikaten bir kurguda ya da filmde görseniz “Bu kadarı da olmaz canım” diyeceğiniz şeyler yaşamış. Büyüyüp cinsel yönelimini keşfettiğinde de çok genç yaşta evden ayrılıp kendi imkanlarıyla okula devam etmek zorunda kalmış. Çocukluk ve gençliği boyunca kütüphaneden alfabetik sırayla okuduğu, eline geçen her parayla gizlice alıp yatağının altında biriktirdiği kitaplara sığınmış kendini sağaltmak için. İşte tüm bunları ve bunların iç dünyasındaki yansımalarını anlatarak başlıyor yazar. Ardından yetişkinlik döneminde yaşadığı ilişkiler, çocukluğunun bagajlarıyla baş etme mücadelesi, sevmeyi ve sevilmeyi öğrenme çabası, yazarlık yolculuğu ve kitaplarıyla devam ediyor. 1980’ler İngiltere’si, özellikle doğup büyüdüğü, dünyanın ilk sanayileşen şehri Manchester’ın sosyoekonomik ve sosyokültürel yapısı da anlatıda kendine yer buluyor. Anneyle kurduğumuz ya da kuramadığımız bağın nasıl kaderimiz haline geldiği, sevmeyi nasıl öğrendiğimiz, çocukluğun nasıl tüm hayat yolunu şekillendirdiği üzerine çokça düşündürüyor Winterson. Okurken azmine saygı duyuyor, yaşadıklarına üzülüyor, her şeye rağmen beslediği umuda gıpta ediyor ve parlak zekasını gösteren mizah anlayışına bayılıyorsunuz. En sonunda biyolojik annesinin ardına düştüğünde vurucu tespitleriyle son darbeyi indiriyor okura. İç dünyasını o kadar şeffaf, samimi bir şekilde açıyor ve kendiyle hesaplaşmasında öyle dürüst ki tüm
Normal Olmak Varken Neden Mutlu OlasınJeanette Winterson · Sel Yayıncılık · 2015848 okunma