insan ara sıra evini yakmalı ve dışarıdan seyretmeli diyordu şule gürbüz, kambur kitabında. bu söz bana tarkovsky'nin offret filmindeki alexander'ın evini yaktığı ve dışarıdan seyrettiği sahneyi hatırlatıyor. (o yakış bana çok acı, çok dokunaklı gelir. başımıza gelen iyi şeylerin tek bir bedeli vardır, en çok anlam yüklediklerimizi feda etmek gibi bir alt inancı barındırması, sezdirmesi bakımından çok kırıcı çok yıkıcı geliyor. ) tanpınar'da ise, bir üst kat kiracısı var. tanpınar, abdullah efendi'yi şöyle tarif eder: "aakikatte abdullah efendi, ömürlerinin sonuna kadar kendileri olmaktan kurtulamayan, nefislerini bir an bile unutamayan, etrafındaki havaya kendilerini en fazla bıraktıkları zamanda bile, içlerinde, tıpkı alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli, mütecessis, gayrimemnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyetini" hisseden biridir." işte bu üst kat kiracısı onun gardiyanıdır. kendine dışarıdan bakan o gözdür, kendi evini yakar ve dışarıdan seyreder. yine şule gürbüz kıyamet emeklisi'nde diyordu ki insan evini dışarıdan çıkıp bir seyretmeli. şule gürbüz'ün o gençlik ateşi nasıl da küllenmiş yakmayı bırakmış, o ilk on sekizlik telaşlar, hınçlar, öfkeler kalmamış. artık ne olursa, olacak olan da olmuştur bırakmışlığıyla bakmaya başlamış gibi görünüyor. daha bunları yazarken bile aklıma geldi de son mülakatında "bir hal geldi, kendimi bir kabul geldi" diyordu. o dinginliği hissettiren bir şey söylüyor. kafamda bu üç isim o kadar iç içe ki tanpınar'dan bahsedince gürbüz'den, tarkovsky'den bahsetmek mecburiyete dönüşüyor.
bu kitapta beş hikaye bulunuyor ancak ben yalnızca abdullah efendi'nin rüyaları hikayesini incelemek istiyorum.
kitaptaki ilk hikaye, kitabın da adını aldığı abdullah efendi'nin rüyaları. bu