Lineer zaman anlayışında — yani Batı'nın modern, ilerlemeci zaman anlayışında — geçmişe özlem duymak, geçmişi arzu etmek bir akıl sağlığı sorunu olarak görülür. Çünkü o anlayışa göre zaman ilerler, geçmiş kapanır ve sağlıklı insan ileriye bakar. Geçmişe takılıp kalmak ilerlemenin önünde bir engel, bir hastalıktır. Nitekim "nostalji" kelimesi tıp tarihinde gerçekten bir hastalık adı olarak kullanılmıştır — 17. ve 18. yüzyılda yurdundan uzak askerlerde görülen, eve dönme özleminden kaynaklanan ciddi bir ruhsal çöküş hali için.
Yani lineer anlayış der ki: geçmişi özlemek seni hasta eder, bırak gitsin.
Bergson'da ve Tanpınar'da ise geçmişe özlem farklı görülür. Geçmiş zaten kapanmamıştır — bilinçte hâlâ yaşamaktadır. O geçmişi hissetmek, onu özlemek demek, aslında o katmanın sesini duymak demektir. Bu bir hastalık değil, bilincin derinliğine inmektir. Geçmişin acısını, güzelliğini, ağırlığını hissetmek sizi o deneyim hakkında bir şeyler öğretir — hem kendiniz hem de yaşadığınız tarih hakkında.
Tanpınar için de Osmanlı'ya duyulan özlem bir hastalık değildir. O özlem size şunu söyler: o dünyadan ne taşıdığınızı, neyi yitirdiğinizi, nerede durduğunuzu. Bu bir bilgidir.
Kısacası:
Lineer anlayış → Geçmişi özlüyorsan bir yerin bozuk.
Bergson ve Tanpınar → Geçmişi özlüyorsan, o özlem sana bir şey anlatıyordur — dinle.
Bergson'un Zaman Anlayışı
Henri Bergson (1859-1941) zamanı iki ayrı kavramla ele alır ve bu ikisini birbirine karıştırmamamız gerektiğini söyler.
Birincisi: uzaysal zaman, yani saatin zamanı. Saat 3'ten 4'e geçilir; bu an biter, öteki başlar. Anlar birbirinin yerine geçer, önceki silinir. Bu zaman bölünebilir, ölçülebilir, dışarıdan gözlemlenebilir. Bilim bu zamanı kullanır.
İkincisi: durée — saf süre, iç zaman. Bilinç zamanı. Burada anlar birbirinin içine geçer, katmanlanır, üst üste akar. Geçmiş geçmip gitmez; şimdinin içinde taşınır. Melodiyi hatırlarsanız: ilk nota çaldığında ikinci nota onu silmez — ikinci nota ilkiyle birlikte çınlar. Üçüncü geldiğinde üçü birden çınlamaktadır. Melodi budur: notaların değil, bu katmanlanmanın sesidir. Bilinç böyle çalışır.
Bergson'a göre bellek de bu mantıkla işler. Geçmiş "geçip gitmez" — depolanır ve her an şimdiyle birlikte varolmaya devam eder. Her yeni algı bu birikmiş geçmişin filtresiyle yaşanır. Bir çocukluğu, bir aşkı, bir acıyı taşırsınız; o an kapandığında bile siz onu taşımaya devam edersiniz. Bilinç, bu taşımanın adıdır.
Tanpınar'da Bergson Nasıl Akar?
Tanpınar Bergson'u doğrudan okumuş ve onu Osmanlı-Türk deneyimine uyarlamıştır. Bu uyarlama hem estetik hem de siyasi bir hamledir.
Birincisi: Tanpınar için Osmanlı geçmişi geçip gitmemiştir. Saat zamanıyla bakıldığında imparatorluk çökmüş, dil değişmiş, kıyafetler değişmiş, alfabe değişmiştir. Ama bilinç zamanıyla bakıldığında o geçmiş hâlâ çınlamaktadır — melodinin ilk notası gibi. Abdullah Efendi'nin içinde de üç yıl önce yaşanan çatı gecesi bu geceyle birlikte çınlamaktadır. O gece kapanmamıştır; şimdinin içinde taşınmaktadır.
İkincisi: Abdullah Efendi'nin Rüyaları öyküsünde zaman Bergsoncu biçimde yapılanmıştır. Gece boyunca her sahne yeni bir sahne değil, var
Bu güzel ve asil mahlukun kendisiyle aynı hamurdan yuğrulmuş olmasına hiçbir zaman inanamamış, onun çok yüksek, büsbütün başka ve erişilmez bir alemden gelmiş bir mevcut olmasına daima ihtimal vermişti.
O sadece bunun bitmesini temenni etmeliy di. "Kim bilir belki güneş doğunca bu işkence de biter" diyordu.
Birdenbire bütün bu gördüğü şeylerin sadece kendi kafasının mahsulleri olması ihtimalini düşündü. Bu kadar çirkin ve galiz bir dünya, ancak bozulmuş bir düşüncede idrak edilebilirdi. Ya bizzat kendi düşüncesinin, sakat ve zalim bir fikrisabitin mahsulü ise ... Bir an için, bu korkunç kalabalığı, bu çıldırtıcı tesadüfleri ve onların mantık dışı sürüsünü kendi kafasında bütün ömrünce taşımış olmayı düşündü. Bu ihtimal, hepsinden müthişti. "Ah bir sabah
olsa, bu uğursuz gece, hayal, hakikat, kendinden gelen her şeyi beraberinde alıp götürse, ben yine iki ile ikinin dört ettiği dünyada kendimi bulsam...
Fakat onlara ne söyleyebilirdi? "Yarın sabah benim bir meyha
nede yandığıını işiteceksiniz, sakın inanmayın ha! Ben yanmadım.
O benim birinci varlığımdı, asıl hayatımı ve ruhumu başka bir
yere nakletmiştim, tıpkı bir evden öbürüne eşya yı nakleder gibi. . . "
Buna inanırlar mıydı? İnansalar bile ...