nosthalgia

nosthalgia
@nosthalgia
kendinin üst kat kiracısı olmak
7/10
·157 syf.··
2026 1. kitabı
insan ara sıra evini yakmalı ve dışarıdan seyretmeli diyordu şule gürbüz, kambur kitabında. bu söz bana tarkovsky'nin offret filmindeki alexander'ın evini yaktığı ve dışarıdan seyrettiği sahneyi hatırlatıyor. (o yakış bana çok acı, çok dokunaklı gelir. başımıza gelen iyi şeylerin tek bir bedeli vardır, en çok anlam yüklediklerimizi feda etmek gibi bir alt inancı barındırması, sezdirmesi bakımından çok kırıcı çok yıkıcı geliyor. ) tanpınar'da ise, bir üst kat kiracısı var. tanpınar, abdullah efendi'yi şöyle tarif eder: "aakikatte abdullah efendi, ömürlerinin sonuna kadar kendileri olmaktan kurtulamayan, nefislerini bir an bile unutamayan, etrafındaki havaya kendilerini en fazla bıraktıkları zamanda bile, içlerinde, tıpkı alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli, mütecessis, gayrimemnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyetini" hisseden biridir." işte bu üst kat kiracısı onun gardiyanıdır. kendine dışarıdan bakan o gözdür, kendi evini yakar ve dışarıdan seyreder. yine şule gürbüz kıyamet emeklisi'nde diyordu ki insan evini dışarıdan çıkıp bir seyretmeli. şule gürbüz'ün o gençlik ateşi nasıl da küllenmiş yakmayı bırakmış, o ilk on sekizlik telaşlar, hınçlar, öfkeler kalmamış. artık ne olursa, olacak olan da olmuştur bırakmışlığıyla bakmaya başlamış gibi görünüyor. daha bunları yazarken bile aklıma geldi de son mülakatında "bir hal geldi, kendimi bir kabul geldi" diyordu. o dinginliği hissettiren bir şey söylüyor. kafamda bu üç isim o kadar iç içe ki tanpınar'dan bahsedince gürbüz'den, tarkovsky'den bahsetmek mecburiyete dönüşüyor. bu kitapta beş hikaye bulunuyor ancak ben yalnızca abdullah efendi'nin rüyaları hikayesini incelemek istiyorum. kitaptaki ilk hikaye, kitabın da adını aldığı abdullah efendi'nin rüyaları. bu
Abdullah Efendinin RüyalarıAhmet Hamdi Tanpınar · Ahmet Halit Kitabevi · 194376 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·111 syf.··
2018 17. kitabı
kitabın ilk cümlesi, daha kitabı okumadan evvel duyduğum bir cümleydi lisedeyken. artık nerede duyup gördüysem, heralde bir bilinç kaybına uğramış yaslı birinin cümlesi gibi gelmişti bu yüzden inanılmaz etkilenmiştim. asıl etkileyiciliğini ise okudukça anlayabildim. kitabın başındaki o telegrafik ifade, mersault'ya gelen bir telgrafın nihayeti. gayet sakin, belki kayıtsız denecek bir hal ile bu haberi aldığında patronuna durumu anlatıyor ve özür dileyerek cenazeye gitmek için izin istiyor. bu hikaye cezayir'de geçtiği için kapitalizmin, insan emeğinin, insan yaşamının, bir insanın ölümünün iş saatlerinden daha değerli görüldüğü bir toplumsal gözlem olduğunu da göz önünde bulundurarak sürdürdüm okumamı. hatta bu telgrafı perşembe alıyor anladığım kadarıyla, cuma cenaze ve üstüne cumartesi pazarla tatili ben uzatmadım ya diyerek bir yandan patrona da hak vererek cenazenin yolunu tutuyor mersault. mersault demişken karakterlerin isimlerinin edebi metinlerdeki yerini düşünüp araştırdım: bir yönüyle mort kelimesiyle ilişkilendirilebilse de mersault'nun direkt bir açık anlamı yok. ancak bana mersault karakteri camus'nün kendisi gibi geldi hatta böyle bir anlam kazandı. mersault her şeye kayıtsız ancak pesimist değil, bir arzusu yok çok nadiren bir arzu duyabiliyor o arzular da genelde şehevi. bu bakımdan da albert camus'ye çok benzer buldum. albert camus, normal yaşamında da etrafında çok karizmatik bulunan bir karakter. düşünür olarak yaşayan, bedeniyle duyumsayan bir karakter. albert camus ile ilgili birkaç şey söylemek belki onu anlamayı yani esasen eseri anlamayı kolaylaştırabilir belki, o yüzden hikayeyle iç içe bir şekilde anlatmayı deneyeceğim. albert camus felsefe eğitimini kısmen almış ve tüberküloz hastalığı nedeniyle bu eğitimi tamamlayamamış. çağdaşı olduğu bir
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,1bin okunma
Puan vermedi
unutma dersleri kitabını dinliyorum. daha ilk cümleden falsoluyum, kitap dinlenir mi kardeşim? filmi de okuyalım öyleyse! zaten okuyanlar da var doğrusu, film okuması yapıyoruz diyorlar üstelik filmi okuyoruz demek yerine. yani beterin de beteri oluyor, ben bir şekilde sızıp devam edebilecek bir yer buluyorum burada. kitabın dili çok sade, bu benim gibi bir süredir hem iş güçten hem de okuma motivasyonunu bir süredir kaybetmiş biri için biçilmiş kaftan doğrusu. ama insan okuyamadığında, üstelik eski okuma alışkanlığına kıyasla radikal denecek ölçüde bir hiçliğe toslamışsa okumayışında, bu defa da dinlediği şey o arayı kapatsın istiyor. bir proust doyumu arzu ediyor. oysa onu da okuyamadım, dinlemesi de ayrı bir zorluktu onun. işte tam da bu sebeple benim kişisel okuma serüvenimde memnuniyetsizliklerim ve kararsızlıklarım kafamın içindeki çelişkiler dolayısıyla sürekli kafa sesimle birlikte dinlediğim kitabın gürültüsünde oradan oraya savruldum. kitabın dili sade, olay örgüsü de aslında acayip klişe ve diğer yandan da iyi de işlenmiş. zaten asıl mesele, olaydan ziyade işlenişi olduğundan ben bu bakımdan çok yeterli buldum ancak bu kadar klişe bir şeyi dinlemek ve türk filmi tadında ilerlemek ve sanırım 80lerden birinin pop kültürüne dahil olmak falan sıkıcı geldi. ama yani proust gibi bir fulardan binbir mana çıkarsaydı da muhtemelen bir kusur bulurdum buna. sen kendini fransız edebiyatı fahri üyesi mi sanıyorsun doğru düzgün kültürünü yadsımadan temiz bir türkçeyle yazsana derdim. hepsi ayrı bir problem işte. kadınların zihnini zaten en doğru kadınlar çözümler, bunu orhan pamuk'un doyrulamaz arzusundan da biliyorduk. haluk bilginer'in tamamiyle bir kadını oynama tutkusundan da. ancak bu çözümlemeyi hem dolandırmadan ve açık anlaşılır kaç kadın yazar yapardı
Unutma DersleriNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 20255,4bin okunma
Puan vermedi·266 syf.··
2024 9. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Eylül 2024 19:58
kitabın başlangıcında "ben hasta bir adamım" ifadesini fiziki bir hastalığa yormuştum, hakeza öyle de. ancak yalnızca fiziki bir hastalık değil ruhsal da bir hastalıktan bahsediyormuş. kitabın sonunda yeraltı adamının da ifade ettiği gibi aslında bu bir buhran halinde yazılmış. ilginçtir ki bu kitap tümüyle çıplak, çıplak olduğu için utanıyor, çıplak olduğu için kibirleniyor cesaretiyle, çıplak olduğu için bakmalarımıza kızıyor. kitap dostoyevski'nin bahsettiği şekilde canlı, iddiası gerçek. kendi kitabını daha kitapta anlatan çok azı vardır heralde, kitabın antikahramanla oluşturulduğunu yeraltı adamının kendisi söylüyor. bir varoluş mücadelesi verdiğini, dürüst olmak için kıvrandığını ancak kendini iyi anlatmak için de bir kavgasının olduğunu açıkça dile getiriyor. rosseau'nun itiraflarına açıkça laf atıyor, kendini iyi anlattığına dair alçakça bir yalan söylüyor "itiraflarım"da, diyor. kendisi ise sahici olarak bir yeraltı adamı olarak tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor. ilginç bir buhran hali, kendisinin tüm huysuzluklarını, kusurlarını yalın bir biçimde anlatırken müthiş bir farkındalıkla yazıyor. insanların onu sevmediğini, dahası onun da insanları pek sevmediğini de söylüyor. başkasını değil, kendini suçluyor. pek tabii bunları okurken çağrışan şeyler de oldu, daha en başından beri kendini suçlayan, yeren bir yaklaşımı var bu bir varoluş mücadelesi ancak o bu varoluş mücadelesini çok uçlarda yaşıyor. ya bütün alem açsın kollarını, sersin kırmızı halılarını, diksin kulaklarını ve beni yalnız beni dinlesin görsün, duysun, bilsin istiyor ya da yok saysın. asla arasını kabul etmiyor. düşündükçe, ihtimalleri analiz ettikçe her şeyin boşunalığına varıyor kendi içinde. kafasının içinde yaşayan bir adam, belki her şey tam olarak düşündüğü gibi olsa bile bunu yaşama
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,3bin okunma
10/10
·523 syf.··
2024 7. kitabı
·
93 günde okudu
·
Okunma: 03 Ağustos 2024 15:49
kitabı bitireli az oldu, üstüne ne desem eksik kalacağını biliyorum. hiçbir kitapta şimdiye dek böyle hissetmedim. açtı içimi, lime lime etti. tarttı adamdan saymadı hiçbir yanımı, kabul göremedim kimseden hiçbir anında. gittikçe kendimden uzaklaştım, kendimi aradım, kayboldum nerenin çıkmazındayım bilemeden. bir insanda bütün bir insanlığın halleri bulunur demişti montaigne, denemeler'de. o halleri gördüm, belki insanlığın bütün hallerini değilse de hallerden bir hal gördüm. oradaki herkesin, aziz'in kimliklerinin, romandaki her kahramanın anca bir insandan cüz ettiğini, şule gürbüz'ün gösterebildiği kadarı olduğunu bilmek bile zihnimin bütün bağlantılarını arapsaçına döndürdü. aziz'in pilavı yiyişinde, marcel proust'un madlen'ini gördüm, kendiliğini, geçmişini, kusurunu ve dolayısıyla mükemmelliğini, babalığını, eksikliğini, evlatlığını yani yokluğunu, eşliğini görünmezliğini ve daha sıralamakla bitirilemeyecek kimliklerinden bir demet vardı. hangisine baksan, yüz çevirmiş gibi, hangisine tebessüm etsen kızgın, hangisinin eline varsan uzatmaya hazır. içinde kendini bulmak dehşet güç, öyle çok kendinden izler var ki, bu kendini bulmayı daha da zorlaştırıyor. kendini bulmak dedikleri, belki kaybetmektir. döke saça ilerlemek, tökezlemek, aksamak, ayak serçe parmağını keskin bir sehpaya çarpmak, kafana pencerenin köşesinin denk gelmesi, yürürken kafana bir tuğlanın ya da iyi ihtimalle belki saksının düşmesi, talihliysen de ağacın altında bir elmanın isabet etmesidir belki. kendini bulmak diye bir şey olmadığına kani olduğum, aramanın keyfini daha çok hissettiğim, içimdeki incelikleri birer birer zayıflık diye elime tutuşturan, kabalıkları kırıp döken satırlar vardı. kitapta devasa bir kadro var, tek kişilik dev kadro aziz herkesteki hallerden bir yama olarak içimde
Kıyamet Emeklisi - 2. CiltŞule Gürbüz · İletişim Yayınları · 2022497 okunma