kitabı bitireli az oldu, üstüne ne desem eksik kalacağını biliyorum. hiçbir kitapta şimdiye dek böyle hissetmedim. açtı içimi, lime lime etti. tarttı adamdan saymadı hiçbir yanımı, kabul göremedim kimseden hiçbir anında. gittikçe kendimden uzaklaştım, kendimi aradım, kayboldum nerenin çıkmazındayım bilemeden. bir insanda bütün bir insanlığın halleri bulunur demişti montaigne, denemeler'de. o halleri gördüm, belki insanlığın bütün hallerini değilse de hallerden bir hal gördüm. oradaki herkesin, aziz'in kimliklerinin, romandaki her kahramanın anca bir insandan cüz ettiğini, şule gürbüz'ün gösterebildiği kadarı olduğunu bilmek bile zihnimin bütün bağlantılarını arapsaçına döndürdü. aziz'in pilavı yiyişinde, marcel proust'un madlen'ini gördüm, kendiliğini, geçmişini, kusurunu ve dolayısıyla mükemmelliğini, babalığını, eksikliğini, evlatlığını yani yokluğunu, eşliğini görünmezliğini ve daha sıralamakla bitirilemeyecek kimliklerinden bir demet vardı. hangisine baksan, yüz çevirmiş gibi, hangisine tebessüm etsen kızgın, hangisinin eline varsan uzatmaya hazır. içinde kendini bulmak dehşet güç, öyle çok kendinden izler var ki, bu kendini bulmayı daha da zorlaştırıyor. kendini bulmak dedikleri, belki kaybetmektir. döke saça ilerlemek, tökezlemek, aksamak, ayak serçe parmağını keskin bir sehpaya çarpmak, kafana pencerenin köşesinin denk gelmesi, yürürken kafana bir tuğlanın ya da iyi ihtimalle belki saksının düşmesi, talihliysen de ağacın altında bir elmanın isabet etmesidir belki. kendini bulmak diye bir şey olmadığına kani olduğum, aramanın keyfini daha çok hissettiğim, içimdeki incelikleri birer birer zayıflık diye elime tutuşturan, kabalıkları kırıp döken satırlar vardı.
kitapta devasa bir kadro var, tek kişilik dev kadro aziz herkesteki hallerden bir yama olarak içimde