Yüzümün çizgileri aşağıya doğru uzuyor. İnsanın yalnızca bir tek yaşamı olması ne acıklı. Birkaç yaşamım olsaydı, biri bitince öteki başlasaydı, bir yaşamımda kutupları keşfetseydim, birinde büyük bir dolandırıcı olup herkesin paralarını çarpıp dünyayı dolaşsaydım, birinde bir tarikatta ezilenlerin hakkını korumak için savaşsaydım (...)
"Evlendiğimiz zaman annene de anlatmıştım bu hayalimi. Gözlerini kocaman kocaman açıp 'Ama olmaz ki, dört mevsim sonbahar nasıl olur?' demişti. O zaman anlamıştım olmayacağını. Haklıydı annen, dört mevsimi sonbahar bir bahçe olmaz. Şimdi daha iyi anlıyorum olmayacağını. Ama olmayacak şeyleri düşünmek güzeldir. İnsan gençken olmayacak şeyler düşünmeli, yaşlanınca nasıl olsa olmayacağını çok iyi anlıyor..."
Pencereyi açıp dışarısını dinliyorum. Çıt çıkmıyor. İnsanlar, geceleyin ağıla kapatılan hayvanlar gibi sürü halinde evlerine girmişler. Herkes birbirine sokulmuş, tedirgin uykuların huzursuzluğu var kentin duvarlarında. Bu kentte kimse sevişmiyor, karanlığın renginden anlıyorum bunu. Yıldızlar da çekip gitmiş. Terkedilmişiz.