Dilara

bana kırgınlığın engin bilgisi bana uzaklık gönül diye bir yer var başka dilde yok kundaklanmış gönlümden kefenle çıkan yangında mutlaka içeride unutulmuş biri geçmiş olsun denildikçe hep taziye evi bana güvenmek ile gücenmek arasındaki yakınlık bir nokta gözü kör eder bir harf ne çok şeyi bana harf meclisinin söz dinlemez cinleri ben ki kendi kabuğuna yengeç kendine terzi
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
senin şiirinde doğa eksik, dedi yılan kıvrımı yollardan giderken tepeden ırmağın şarkısını dinledik yüzümdeki bozkır gibi sakindi dağlardan süzülen duman değil kalmaya alışmanın kederiydi yaslandığım ağaç devrildi nereye göç eder kanatsız kuş dokunduğum için kurudu çiçek gönlüm diye bildiğim ören yerinde yıkıntılar arasında aradığım neydi unuttum kim kovdu beni kim sesledi senin şiirinde doğa eksik, dedi rüzgârdım oysa kendime esip duran çığ getirendim bağıra çağıra sel biriktirendim şehirler üstüne ceylanın çağırdığı tuzak bendim susturduğum dilim uzun bir ağıt içindi
ben gittim senin erguvani düşlerinden boğazındaki düğüm duruyor mu hâlâ suçumu acıyla yutkunduğun yerden yalpalayan kalbimle düşkün geçtim yağmurlu sokak köşelerinde, o sabırsız iskelende yürüyen merdivenlerinde tökezlerken zaman ayrılık çeşmeye dönüşüyordu birden aramızda senin boynunda devrim şarkıları, bende filizkıran beni gözlerimden tutup kendine değil değil kendime beni pişmanlığın avlusuna bırakıp geçer diye avuttuğun ne varsa hiç geçmedi çınlayıp duruyor orada terk sesi umutsuzluğun ahşabında çatırdarken sözler bekleme salonunda sahi kimdi akşam delisi geldiğim kışa döndüm diye sıcaklığından ister kargışla şimdi beni istersen bağışla!
kırık ayna, küskün deniz, kırgın gönül, çözülmüş düğüm, kopuk bağ, (...) uzun gece, dinmeyen sızı, kararmış gümüş, rutubetli duvar, kaybolmuş anlam, (...) kesik uyku, çınlayan kulak, kaygan zemin, çıkmaz sokak, kötürüm zaman, yıpranmış hatıra, incinmiş an (...) bozuk saat, (...) kaçmış ilmek, yarım söz, puslu geçmiş, uzak düş, bungun şimdi... giderken bıraktığın bunun gibi şeyler miydi?
sürgünlüğüm bitmek tükenmek bilmedi kök saldım ben de kuzeyin doğuyla dağların kışla seviştiği yolun ipekten yırtarak geçtiği bu ufuksuz dalgınlığa hükümlü müydüm tutuklu mu neydi bu cezanın ağır suçu kimin ilenciyle kovuldum uzaktaki şehrimden (...) (...) yalnızlığı koruyan surlar en güzel neresinden vurulur kaç kapısı varsa bekleyişin zorlanmış kilitlerinde yüzümün solgunluğu durur burçlarda kararmış taş taşta bozulmuş işaretler bu hüzün kalesinde etime pençe oldum sesime duvar giderek biraz daha derinleşti yazgıma kazdığım hendekler kim yaklaştıysa koygun hikâyeme cevabını bilmediğim o soruyla seslendi senin burada ne işin var?