Krisztina içeri girdi ve küçük oda ışıkla doldu. Odaya sadece gençlik getirmemişti, hayır; tutkuyu ve kibri, mutlak duyguların egemen özbilincini de getirmişti. O günden beri de, dünyanın ve hayatın verdiklerini böylesine bütün benliğiyle karşılayabilen bir insana rastlamadım; müziği, ormanda erken sabah yürüyüşünü, bir çiçeğin rengini ve kokusunu, bir insanın doğru ve akıllıca bir sözünü. Kimse nadide bir kumaşa ya da bir hayvana Krisztina gibi dokunamazdı. Hayatın basit hediyelerine bu kadın kadar sevinebilen birini tanımıyorum: İnsanlar ve hayvanlar, yıldızlar ve kitaplar, her şey ilgisini çekiyordu ama kibirli bir tarzda değil, kemikleşmiş bir uzmanlık takıntısıyla değil, hayatın gösterebildiği ve verebildiği her şeye yüzünü dönen bir dünyaperestin önyargısız sevinciyle. Sanki hayatın bütün tezahürleri onu bizzat ilgilendiriyordu, anlıyor musun?
Insan hayatta her şeye erişebilir, dünyadaki ve etrafındaki her şeyi yere yıkabilir, hayat insana her şeyi verebilir, insan hayattan her şeyi alabilir ama başka bir insanın zevklerini, eğilimlerini, ritmini değiştiremez, ona yakın, onun için önemli biri olsa da karşısındakini bütünüyle karakterize eden başka türlülüğünü değiştiremez.